Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2010 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Gerçek misiniz?

Mutlu olmak mıdır dert, gerçekçi olmak mı? İnsan aldatılmamak, yanlışları varsa doğrularını öğrenmek ve yaşadıkları sonucunda gelişmek ister. Oysa siz ne yapıyorsunuz bu insanı geliştirmiyorsunuz, aksine O'na kötülük ediyorsunuz. Dünya insana, sizin davrandığınız gibi davranmıyor.  Bu durumda yalancısınız siz. Gerçek dünyadan farklı hareket ediyorsanız; yalancı, rol yapan insansınız. İnsan sizde dünyayı değil, kendini buluyorsa, bu sonuçtan daha adisini yaratamazsınız. Anlıyor musunuz? Anlamıyorsunuz, anlamayacaksınız. Şuan bu satırları okuyorsunuz ama fark etmiyorsunuz. Biraz sonra, ne istiyorsanız onu yapmaya devam edeceksiniz. Düşünmeden göz gezdiriyor, anın bitmesini bekliyorsunuz. Çünkü siz aynasınız, gerçek değil.

Regl Olmuş Bilinç Kişisi

Bazen insan kaçırır hayatın ucunu, öyle karmaşık, öyle düzensiz bir hale gelir ki mide bulantısından gündelik yaşamına bile devam edemez. Eskiden hayatında dikkat ettiği, iplerinin elinde olduğunu düşündüğü hiçbir şeyi kontrol edemediğini fark eder. Bir kargaşanın içerisinde her insan gibi sürüklenirken, her şeyden bir parça alırken, karşılık olarak da kendinden onlara birer parça vermeye başlayıp tüm enerjisini böler. Tek sonuç vardır bu insan için, sıradan insanlara benzemek. Ama bu kaçınılmaz sonun yanında bir farkla da daha da zor duruma düşürür insan kendini, o da sıradan bir insan gibi yaşadığını farkında olma durumudur. Geçsin ister bu durum, çevrenin kendisini sömürmesinden sıyrılsın ister. Tek istediği tekrar kendine odaklanabilmektir aslında. Ve bu mide bulantılarıyla beraber tekrar ayrı bir bölünmenin döngüsüne girip, çıkış ışığını bekler.

Zombi Bambi

Saat sabah 6’ya geliyor. Hiç alışık olmadığım bir şekilde elde yazıyorum. Bir yastığın üzerinde, zor şartlarda… Otobüsteyim… İstanbul’un otobüsün mavi iç aydınlatması ile flört eden sarı ışıklarını terk ediyorum. Trakya’ya doğru… Kulağımda Camel’in Sahara’sı, aklımda herkesin salakça dediği zombi temalı filmlerden kült ve vurucu bir senaryo çıkartma hevesi ama bu hayalin ortasında bile önce kendimi kanıtlama çilesi. Daha genele hitap eden, daha bilindik bir senaryo ile rüştü ispat edip sonra gerçeği kabullendirme tasası. Çoğu büyük düşünür için, acı; bir olgunlaşma aracı ama bazen bana gerçekten mevcudun önüne duvar ören bir sanal olgu gibi geliyor. Hayatı, gerçekleri ile anlamayı engelleyen, tamamen düşünsel dünyada kendi sancıları ile insana mantıktan yoksun duygu ile dolu gereksiz olgular tattıran bir pınar gibi. Belki de tanıtımlarda iddia ettikleri gibi her şeyin başladığı yere Mısır’a gidip, orada kaybolarak, duygu selini çöl toprağı ile örtüp de bakmak gerek dünyaya. Belki o zam...

Sevgili Dişi

Göze batmak kötüdür ama gözsüz kalmak da kötü. Kadınlar anlaşılmaz varlıklardır, belli olmaz ne zaman ne yapacakları. Varını, yoğunu verdiğin anlarda hiç anlamadığın bir sebepten yıkabilirler ortalığı. Bunalım, uyumsuzluk kadının doğasındadır. Sahiplenilmek, sarılmak isteyen kadın aynı zamanda erkeğin avucunun içindeymiş hissinden de uzak yaşamak ister. Bu yüzdendir ki ilgisiz erkek her zaman azarlanırken ilgi eksikliği olmayan, kadınına layığıyla bağlı olan erkek de kadının gemileri yakması ile karşı karşıya kalır. Kadın hayatını içinde bulunduğu çelişkiden arındırmadıkça mutluluk onun için imkânsız kalacaktır.

Tükenmek

Ekim’in son gününde başladı yine elime harfler dokunmaya. Birkaç gün önce, herhalde bu ay bir şey yazamayacağım, sonunda şu bloğa lanetimi, kinimi, öfkemi dökmeden bir ay atlatacağım diyordum ki; çok fazla saçmalayıp, yoldan çıktığımı fark etmem bu son gününe rast geldi. Yapmamam gereken bir sürü hareketi yaptım, tamam haksızlık etmeyeyim yapmayı hedeflediklerimden de birçoğunu gerçekleştirdim. Ama sonuç olarak hepsini yapsam layığı ile o zaman kendimi ödüllendirebilecektim. Şimdi ise baktığımda biraz endişe, biraz da korku var. Uzun zamandır yaşamadığım bir savurganlık hayatımda ve bunu nasıl telafi edeceğimi, nereden bir çıkış yolu bulacağımı daha henüz bulabilmiş değilim. Bir şekilde geçecek, yine eski dostlardan birine dayanacağım ve yüz çevirmeden beni götürecek ama bu şekilde nereye kadar devam edebilirim? Ne zaman tam anlamı ile geride bıraktığım döneme baktığımda, hah tamam bu sefer oldu işte diyebileceğim? Artık, elimde olan tüm akışı hakkını vererek yönetme zamanım geldi. Çoc...

Kaçmak

İnsan bazen küser, kapatır kepenkleri hayata. Kaçar insanlardan, farklı tatlar arar. Aradığı yer genelde uzaklarda olmalıdır ama asla o huzur anı çok uzaktan gelmez. Dirençle uzakları keşfe çıkar insan ama sonunda hiç beklemediği bir anda kendisinde, mevcutta bulur huzuru. Modern dünyanın gereksinimi olarak ortaya çıkan sosyalleşme eyleminden kaynaklanan kendine zaman ayıramama, kendinle ilgilenememe eylemi büyük yaralar, patlamalar oluşturur insanın üzerinde. Kimi zaman sıkıntıdan çıkan bir sivilcedir bazen de hiç beklenmedik bir migren nöbeti olarak gelir. Öfkelerin dinmediği, yemeğin tat vermediği o anlarda tek kaçış yolu hep aynı anda çözüm yolu da olmuştur insan için. İnsan, yüzünü sadece kendine döndüğünde mutludur, bunun dışında uğraştığı her şeyin sonucu kendisine anlık tatlar verse de acı olarak dönmek zorundadır. Yalnızlık çözüm değildir belki ama önce ben demek bir çözümdür; hayatın anlamını, zaman kavramını algılamak için en büyük ön koşuldur önce ben demek. Bunu başarmak, ...

Aşk

Bu sefer satırlar benden değil, J. J. Rousseau'dan. Fakat ben yazsam herhalde ancak bu kadar olurdu, %100 katıldığım için bu düşüncelere aynen buraya da aktarmak istedim: J.J.R - Emile - Sf: 174 Bir cinsin diğer bir cinsi cazip bulması tamamen tercihlere bağlıdır. Aşka kabiliyetli bir varlık olabilmemiz için zaman ve bilgiye ihtiyaç vardır. Çünkü muhakeme olmadıkça aşk yapılamayacağı gibi, mukayese yapılmadıkça da tercih yapılamaz. Aşkta yapılan muhakemeler farkına varılmaksızın yapılır. Bununla beraber reel olmaktan uzak değildirler. Ne denilirse denilsin, hakiki aşk insanlar için daima kutsal olacaktır. Çünkü, o heyecanlarıyla bizi şaşırtsa ve hatta bu aşkı hissedenin karşısında sevilene karşı nefret doğursa bile kendisine tutulanlara hürmete layık meziyetler edinmelerini gerekli kılmıştır. Zaten hürmete layık bir özellik kazanılmadıkça aşkı hissetmek mümkün değildir. Aşka kör demişlerdir; çünkü onun gözleri bizimkinden daha iyidir ve bizim göremeyeceğimiz münasebetleri ...

Böcek

Bir deli gördüm gece vakti sahilde, kıyıya vuran dalgaları izliyordu. Sonra dikkatini çekti gökte ışıl ışıl parlayan yıldızlar. Ne de olsa mesafeler insanları ayırsa da düşlerindekilerle paylaştığı tek ortaktı gök yüzündeki inciler. Adam düşlere daldı, yanıp söner gibi ışıldayan bir yıldıza bakarken, hayal ettiği bir hayat vardı, akıp giderken zaman deliliğinde. Sonra durdu, düşüne ilgiyi kesti ve baktı; dalgalardı düşündeki hayatı ona sunan, girdi suya, Kafka'nın Böceği gibi yalnızlığından asla dem vurmadan.

Uyku

Bir çimle bakıştım 2 saat boyunca, bir kelebek geldi önce korkuyu temsilen durdu bir süre, ona odaklanmamı sağladı. Sonra bir ışık topu geldi, geçti ileriye doğru bağlanan umutlar yumağı sanki, asla sabit durmadan. Sonra bukalemunu keşfettim ortasında odağımın, başından beri orada olan ama görmek için zaman ve çaba harcamak zorunda olduğum. Sanki özümü anlatıyordu bana.

Merak

İnsan bir şeye merak sarar, başta amaç sadece keşfetmektir. Merak edilen öğrenildikçe, keşfedildikçe ve ona alışıldıkça; artık o şey insana kendisinden bir parçaymış gibi görünür. Sonra sorumluluk yükler bu sahiplendiği şeye karşı kendisine, ne de olsa artık onun yoldaşı, arkadaşı veya parçasıdır. Çünkü o kimi zaman kendini anladığını düşünür kimi zaman da karşı tarafın kendisini dinlediğinden emin olmak ister ama temelde tek birşey vardır ki o da sahiplenilenin asla birine ait olmadığıdır. Herkes kafasında yarattığı oyuncağına benzetir bu geneli. Bu durumu Oruç Auroba'nın Çengelköy Defteri adlı kitabında çok güzel görebilirsiniz, bir çakarla yaşadıkları sanki tamamen özeti gibidir hayatın.

Su

İçinde telvesi daha kurumamış bir kahve fincanını hiç musluğun altına tuttunuz mu? Eğer bunu denerseniz, oluşan manzaradan hayatın bir yansıması çıkacaktır karşınıza. Musluktan süzülmeye başlayan temiz su, yavaş yavaş fincana dolmaya ve telve ile buluşmaya başlar, telve ile karışması sürerken bir yandan da su fincanı doldurur. Bu telve-su karışımı bir noktadan sonra fincana sığmaz ve lavaboya akmaya başlar. Aklınıza neden bunları anlattığım gelebilir, birazdan olayı bağlayacağım. İşleme devam ediyoruz, telve ile karışmakta olan su fincandan taşar ve saf su girdikçe fincandaki telve her geçen saniye biraz daha azalır, ta ki fincanda sadece su kalıncaya ve fincanın dibi gözükünceye dek. Şimdi durun ve hayatınıza bir bakın, kendinizi fincan, anılarınızı ve onlardan öğrenmeniz gerekenleri de telve olarak kabul edin ve son olarak temiz, akan suyu da zaman olarak düşünün. İşte bütün anlatmak istediğim buydu. Bir fincan kahve isteyen? Yoksa anı mı demeliydim? Aslında yazı bu şekilde sonlanac...

brrr zızzt zzzt brr

kalbim çok hızlı damarlarım gergin kafamda kelebekler uçuşuyor dengem kaybolmuş durumda bir karamsarlığın ortasında vücudum teslim olmamak için büyük bir savaş veriyor sürekli bir açlık ancak fil tezeği büyüklüğünde bir yemek doymuşluk yaratıyor noktalama imla ile uğraşacak gücüm bile yok sanırım ağır depresyon hali bu ama işin güzeli şu ki bu sadece deneysel bir yazı gerçek olma ihtimalini içinde barındıran hayatın karanlık tarafı ile beni yüzleştiren derin nefeslerimde mide bulantılarımda karanlık odamın sinsi köşelerinde barınan hayatın iki numaralı büyüğü

Geri Dönüşüm Kutusu

Çıkıyorsun yola, her şeyi bırakıp, önce dağları, yolları aşıyorsun daha sonra belki denizler, okyanuslar. Hız kesmeden, kimi zaman aç kalarak kimi zaman eğlenerek bazen de birinin aracına konuk olarak. Gidiyorsun, ulaşmak istediğin tanımı olmayan, var olmayan, dünyada tanımlananın dışında bir mutluluğun olduğu engin ışığın olduğu yere. Her adımda huzur bulup her tükenişte yeniden doğuyorsun. Birilerinin dürtüleri ve tatminleri için değil kendin için uğraşıyorsun ve sonucunda kazanacağın ödül hiçbir statü hesaplaşması ile sonlanmıyor, maddi hiçbir getiri ile ödüllendirmiyor seni. Olgun bir meyve gibi, yere düşmeyi bekliyorsun, yere düşüp de tekrar gübre olup ağacın özüne karışmayı. Tek bir sonucu amaçlıyorsan ve onun adı kendini bulmaksa gübre olmak ama onun için önce çiçek açıp, meyveye dönmek ve daha sonra onu besleyip olgunlaştırman gerekiyor. Bu seyahat tamamlandığında tek bir soru işareti bile kalmıyor düzen dengeyi buluyor ve o muhteşem meyve dalından aşağı salınıveriyor. Özü olan...

Zevk-i Kehanet

Karamsar bir geceydi, insanlık hazır değildi böylesine. İçlerde sıkıntı, düşlerde karanlık vardı. Uzaklardan gelen bir ışık dünyanın hükmünü değiştirmek için hazırlanıyordu. Mideleri kramplar, uykuları huzursuzluklar sardı. Kimileri vardı, biliyordu, hissediyordu ama söyleyemiyor, tanımlayamıyordu. Bir sinyal, bir ön uyarı sistemi sanki acı bir eda ile bağırıyordu. İsa son yemeğini yiyor, kutsal kâseye son defa şarap doluyordu. İnsanlık Kerbela’da şehit olan Hüseyin'in yanına, kutsallığın sembolü Meryem'in kucağına gidiyordu. Bakışlar çaresiz, yutkunmalar sayılıydı. Yıllar önce kurgulanan bir rehber, birkaç yüce ırkın hesaplamaları ve kimi kör, kimi acı dolu birkaç uğursuz kâhinin uydurmaları, hepsi kadere çanak tutarcasına bu tarihi gösteriyordu. Sokakları çığlıklar, nefesleri korkular sardı. Kimisi ürettiği müzikle, resimle; sanatla haykırıyor, kimisinin yaptığı takvim sona eriyordu. Bazıları dünyayı zenciler yönetecek diyor, kimisi son papanın ırkından bahsediyordu. Herkes b...

Tatil (Yalan yalan, amaç başka)

Ben tatildeyim blog. Tatildeyim dediysem yazlık bir yerde değil, sağ taraftaki ufak haritanın altında da yazdığı üzere evimdeyim. Eskiden çok sevdiğim odamdayım. Yine uyuyamıyorum, günde 1-2 saat sızarak yaşıyorum. Bu odanın tadı sanırım böyle çıkıyor. Tatil kısmına gelirsek olayın, o seninle ilgili aslında biraz. Yazmıyorum, yazamıyorum. Aklımda çok şey var da klavyeye basamıyorum. Yapacak bir sürü şey buluyorum, bilgisayarın başına oturamıyorum, otursam da ama sıcaktan ama isteksizlikten sana yüzümü dönüp de bakamıyorum bir türlü. Bu resmen özür yazısı yani, hiçbir alt yapısı olmayan, tamamen senin gönlünü almak için yazılmakta olan bir yazı -darılma işte hep senle ilgilenemem ki, bari sen mevcudun farkında ol, bak senden bir alıntı yaparak göndermeler yapıyorum, hehe-. Tatil kelimesi bu sene anlam değiştirdi bende, biraz ondan bahsedeyim en azından da yazı biraz olsun dolgun dursun. Eskiden tatil kavramına farklı bakardım ama 11 ay okula gidince ve bu sene biraz "ekstra" ...

Yırtık Don

Çıkar yırtık dondan hayaller, Gerçeklerin gözünün içine bakar da göremezsin, O hayaller ki, Alıp içine bir umut tohumu yerleştirir, Sen nerdesin, nereye gidiyorsun bilemezsin. Gün gelip de yaşamak istediklerini yaşadığında, Yeni hayaller gelir o dondan, Yeni yeni filizlenmiş umutlar çıkar, Onların peşine takılır, Gidersin. Gün gelir arkana bakar, Ben neredeyim arkadaş, Hayatım nerede dersin.

Yansıma

Anlıyorsun gerçekleri, insanları. Yaşadıkça görüyorsun dünyayı. Ne mal oldukları belli dediğin, hain dediğin tiplerin rollerinin nasıl da gün geldiğinde üzerine oturduğunu, aslında onların da mecburiyet ve umut karşısında ruhlarını şeytana sattıklarını ve senin de aynı senaryolarda başrol olabileceğini görüyorsun. Erdemle yetişmiş, gururu için yaşamış bir adam sanarken kendini, mana bulduğun, küçük gördüğün hatta hakaretlerle aşağıladığın insanın kıyafetlerinin içinde buluveriyorsun kendini. Bakıyorsun, göremiyorsun, düşünüyorsun, anlayamıyorsun, kaçıyorsun, kovalanıyorsun ve aynaya baktığında aynı onu görüyorsun. Hakaret ettiğin, beğenmediğin çirkin surat, tam karşında acı acı süzüyor bedenini ve acıtıyor benliğini. Bir bıçak gibi vuruyor damarlarına intiharın en zevkli noktasına ulaşmanı beklercesine zorluyor seni ama, ama anlıyorsun, sen de ancak böyle olunca yaşayabiliyorsun. Bırakıp gidesin geliyor, kendini orada görmekten kaçasın geliyor ama olmuyor içindeki öz o beğenmediğinle a...

Bir Sabah Yuvarlandılar Elimden (Yataktan Yuvarlanan Ada Gibi)

Bir şey yapmalı, büyük üstadın da dediği gibi. Durmamalı, koşmalı; uyumamalı, coşmalı; konuşmamalı, üretmeliyiz. Gitmeliyiz kafamızdaki uzaklara, görmeliyiz insanları. İnsanları ve onların hayatlarını. Keşfetmeliyiz hayatları, içlerindeki ruhları. Ama en çok da çocuk ruhlarla ilgilenmeliyiz. Gitmeliyiz dedim ya, gittiğimiz yerde de durmamalıyız, yemeliyiz ne bulursak değişik, yediğimizde kilo almaktan korkamamalıyız. Korkmamalıyız çünkü yediklerimizi yakacak güç bacaklarımızda olmalı. Bacaklarımızı yönetecek beyni kullanmalıyız, bilmeliyiz nasıl işliyor bu boktan düzenin içerisinde. İçerisinde demişken, iç işlerine karışmadan bir ülke bulmalıyız, vatandaşları yavan, biraz kel, biraz aç; sormalıyız onlara en çok neyi düşlüyorlar. Biraz önce biz düşündük ya benziyor muyuz onlara öğrenmeliyiz. Öğrenmeliyiz demişken okuyarak öğrenmek güzel de bizim bir de oturduğu yerden kulaktan öğrenenlerimiz var; kahvehaneleri zapt etmişler, konuşuyorlar ne duyarlarsa; kulakları var ya, dünya onların. B...

Rüya

Saat sabah 4 civarı, kapı kilitli, ışıklar kapalıydı. Normalde huyu değildi bu saatte kalkmak, zaten genelde bu saatte daha yeni yatıyor olurdu. Ortalık sessiz, hafif bir nem kokusu, yeni kalkmanın vermiş olduğu basıklıkla çekilen derin nefes bütün bedeni rahatsız ediyordu. Üzerindeki birkaç parça kumaşa yenilerini eklemek için doğruldu, günün bile doğmamışlığına inat kararlıydı, kalkıyordu... Dağınık saçlarını, gerginlikten damarları belirginleşmiş sağ eli ile biraz karıştırdıktan sonra derin bir nefes daha aldı. Yataktan doğrulduğunda üzerine bastığı ayakkabılarını ayağına geçirip pantolonuna uzandı, aslında bunu pek yapmazdı, genelde her insan gibi önce pantolonunu giyer daha sonra üzerine bastığı ayakkabılarına -üzerine basılmış olmalarından dolayı- giyilmeleri zorlaştığı için birkaç kelime küfür eder ve öyle giderdi. Ayakkabıların üzerinden sıyrılıp bacağa geçmekte inatçıydı eski kot, alışık değildi bu hakarete ve sevmiyordu pis tabanları ile yüzeyini buluşturmayı ayakkabıların. Ö...

Yine olmadı ama...

İnsanlar düşünüyorum, Kızıl, çorak ve verimsiz topraklarda, Ayaklarında ayakkabımsı bir pet parçası, Kafalarında sorular, Sorsanız biz kibirli şehir züppeleri kadar dert yanmazlar, Çünkü yok kafalarında ulaşılamamış bir hobi, Dertleri ne cep telefonu, ne ayakkabı ne de elbise, Tek düşündükleri günün sonunda hala nefes alabiliyor olmak, Diyor ya bazılarımız benim oyum dağdaki çobanla bir olur mu? Diyorlar ya benim sosyokültürel yapımla onun ki bir mi? Aslında O da istiyor ama istediği ne maddi ne manevi, Tek istediği kendisi, Özündeki gölgesi. Bir de vurdum duymaz oluyor bu çorak toprak insanları, Fark etmiyorlar hayatı, Ne küresel ısınma dertleri ne de nükleer enerji, Varsa yoksa bütün düşündükleri hayatın kendisi, Aç olmasın yeter, Nefes alsın yeter, Mazallah herkes bu toprağın adamı gibi vurdum duymaz olsa ne olur? Yanar, biter iki günde dünya. Öyle mi peki gerçekten? Hayatın gayesi sadece nefes almak olsa herkes için, yok olur mu dünya? Hiç kimse uzatmasa...

İnsanlık ve Düzen

Hıristiyan Kilisesi kanla kuruldu, kanla güçlendi ve kanla büyüdü diye, her şeye kılıçla hükmetmeye kalkanlar, sanki İsa ölmüş de kendi halkını kendi usulünce koruyamayacakmış gibi. Savaş öyle canavar ki, insandan çok hayvanlara yaraşır; öyle çılgın ki, şairler bile onun öç tanrıçaları tarafından salıverildiğini düşünür; öyle ölümcül ki, bir veba gibi bütün evreni bir anda silip süpürür öyle adaletsiz ki, en iyisi en aşağılık haydut sürüleri tarafından kazanılır; öyle zındık ki, İsa'yla asla alakası yoktur; buna rağmen onlar bütün işlerini güçlerini bırakıp sadece savaşırlar. Hatta bir ayağı çukurda yaşlıların bile[1] bir delikanlı gibi güç gösterilerinde bulunduğuna, bu konuda hiçbir masraftan kaçınmadığına, zorluklardan hiç yılmadığına tanık olursun; yasaymış, dinmiş, barışmış, insanlıkmış hiç aldırmadan her şeyi ters yüz ettikerine. İçlerinde mürekkep yalamış dalkavuklarımız da hiç eksik olmaz, bu apaçık çılgınlığı azim, sadakat, cesaret olarak adlandırırlar, düşünüp taşınıp bir...

Çağdaş Olmak

Saat yine 4 civarı, ben yine yazıyorum. Hayatımdaki düzeni özetleyecek çok güzel bir cümle buldum: Gözlerim insanların demesine göre en güzel rengini -yeşili- yaşardığı zamanlarda alıyor. İşte hayatımdaki her şey böyle ilerliyor. İnsanları mutlu ettiğim zamanlar hep içimdeki acının doruklarında, kendi mutluluğumdan zevk aldığım zamanlar da başkalarının damarlarındaki kanı emerken buluyorum kendimi. Neden böyle olmak zorunda bilmiyorum, bunu farkında olduğumdan beri oldukça fazla da yoruluyorum, daha yaşım 24 hatta Kasım doğumlu olmanın verdiği avantajı da katarsak 23 ama aynada baktığımda gördüğüm beyaz saçlar neyin nesi? Ne beni bu kadar sıkan, daraltan, üzen? İçinde olduğum düzenle sürekli zıt yaşamak zorunda kalmam olabilir mi? Nefes almaya çalıştığım her an başka birinin nefesini kesiyor olmam, insanların acılarından beslenip de hayatımı sürdürmem, bazen bu huyuma kendim bile katlanamayıp mutsuz olmam olabilir mi? Neden duruyorum peki hayatta? Nedir beni bağlayan, işte zaten işin g...

İlerlemeden Mevcudu Fark Edememek

Bir yolculuktur hayat, başlangıcını senin belirlemediğin, bazı durumlarda sonunu senin kestirdiğini sandığın ancak asla tahmin ettiğin yerde bitmeyen bir yolculuk. Bir otobüse binip kulaklığından gelen klasik müzik konçertosu eşliğinde yolun kenarındaki yeşillikleri seyrederken sezdiğin, o yolculukla peşine gittiğin şeylerin yaratacağı mutluluğa aslında hiç gerek olmadığını gözüne ve kulağına sınırsız bir yaratıcılıkla sokan, bakmayı bildiğinde ve uygun şartlar bir araya geldiğinde tüm dünyanın bir mutluluk düzeni olduğunu anlatan bir yolculuk. İlginçtir ki dünya bunu genelde çağrışımlarla hatırlatıyor insana. Alıp başını gitmeye kalktığında yolda çıkan birkaç yeşille kulaktan gelen birkaç notanın zaten insanın alıp başını gitmiş durumda, kendi olmak istediği yerde olduğunu ancak bunu bazen kontrolsüz bir şekilde unuttuğunu ve diğer insanların peşine takıldığını, tek yapılması gerekenin doğru odaklanmayı yakalayıp özünü keşfetmek olduğunu hatırlatması gibi. Hayat, canını acıtanın aslın...

Hükümsüz ve Anlamsız Ortaya Karışık Tümceler

Oturdum yine bilgisayarın başına, saate bakıyorum, sabaha karşı 04.14. Ortaya karışık istiyor canım, kopuk olacak ama varsın olsun, tadı da bazen böyle çıkıyor; anlamsız, bağımsız, olgudan ve yüklemden yoksun ama bir o kadar da ucu açık, yazmaktan çok düşünmeye yönelik bir eylem, haydi destur: Midemde içtiğim ve yediğim şeylerin yaratmış oldukları hafif bir ekşilik, kafamda birkaç düşünce, ağzımda tatsız bir hava. İçimden fışkırmakta olan birkaç ayrı karakter ve hükmetmeye çalıştığım bir vücut. Boşlukta olmanın verdiği stressizlik ama aynı anda umursamazlık ve bu umursamazlığın getirdiği rahatlık. Zaman yok diye yapılamayan birçok heves ve onların zaman olduğunda anlamsızlaşması. Bir yere gitmeyi istemek ama üşenmek, gittikten sonra da dönmemek için mazeretler üretmek. Hayatı anlamaya çalışırken anlamsızlaştırmak, en anlamsız geldiği anda ise inanılmayacak derece saçma bir anlam yüklemek. Açlıktan ölüyor olduğunu düşünüp yemeğe oturup, yemeğe başladığında ondan tiksinmek ...

Büklümsel Sarmal

Zor mudur içini dışa vurmak? Budalalık mıdır, anlamamış ayağına yatmak? Geçip giden zamana acımak mıdır kötüsü? Yoksa gelenleri selamlayıp, bağlanmak mı? Yaşıyorsun bildiğinle, alabildiğine, Sorgulamıyorsun herşeyi derinine, Hayat dediğin bireysel bir mücadele, Unutma bunu yoksa alırsın büyük bir darbe, Kafanda dolaşır binbir tilki, Bir tanesidir ki en tehlikeli, Ondan kaçma ama doğru yaklaş, Yoksa yakar bütün evrenini, o arkadaş. Bir dostuma (bu sözü kullanmak da çok zor, lanet ettiğimin dünyasında) itafen... 

Gülmek

Gülmek ne kadar kolay, içten, bazen de bir o kadar yapmacık. Kimi zaman neler getireceğini bilmeden acımasızca şiddet yaratan, kimi zaman da bütün kötülükleri, kızgın kor gibi parlayan nefreti alıp götüren. İnsan etrafındakileri sorgular, asar, keser. İnsan bilmez, bazıları vardır dışları her zaman diri, güçlü ve yılmak bilmeyen bir savaşçı gibi dururken, içlerinde büyük bir savaşın yıkıntıları arasında kaybolup gitmekte olan ince ruhlu bir sanatçı taşır. Ve bunlar belki de en kötü şekilde yaşamın ortasında sıkışmış tanrının en fazla cezalandırdığı kullarıdır, çünkü çevrelerinden gündelik yansımaları alırlar ama içleri çoğu zaman bunu kaldıramayacak kadar aciz düşmüştür. Asla sorgulayamazlar içlerindeki isyanları, asla dışa vuramazlar. Ortamın en komik anlarında en büyük kahkahayı atarken, ağızlarından biraz ileride kalplerinde kanamakta olan yaralarını yüksek desibelli gülüşleri ile kapatırlar. Yeri gelir ortamın en komik, yeri gelir en zeki, yeri gelir en mutlu insanı olurlar, olması...

Modern Dünya Filozofları

Ayakları çıplak, karınları aç Kafalarında tek düşünce Hayatın akışına ayak uydurmak Yanlarında birkaç yeni yetme Karanlık sokakların ışıldakları gibi Dolaşıyorlar dört bir yanı Umursamadan soğuğu Ve yeri geldiğinde güneşi Yaşıyorlar Sorguladıkları kokoş kadınlarınkilerden farklı Kahve köşesinde laf dalaştıran erkeklerden uzak Düşünüyorlar insanları Işıkların arasında yükselip duran betonları Ve besliyorlar köklerinden yükselmiş piçleri Bakıyorlar ama sadece ileriye Yok, geçmişin acılarının etrafında dönmek Her zaman yolları farklı Ama ulaştıkları hedef aynı Hayatta kalmak onlarınki Bir geceyi daha insan olduğunu bilerek Ama yaşayamayarak geçirip gündüzü etmek Paylaşmanın en güzel halini hep içlerinde hissederek

Fantastik Kurgu?

Uzun zamandır yazmak istesem de elim bir türlü gitmedi şu klavyeye, rahatından 10 gün erteledim yazacağım onca şeyi. Bir sürü kötülük veya karamsarlık dolu cümle dökülebilir şuan parmaklarımdan ancak daha güzel bir yazı yazmak istiyor canım, daha insana yaşamak için mazeret olabilecek türden bir şey. Fantastik kurgu türünde yazmayı istediğimi söylesem herhalde herkes bana yok artık sen ve fantastik kurgu? Nefret edersin sen öyle şeylerden derlerdi ama yaşadığım bir olay bunu mecbur kıldı adeta. O zaman lafı daha da uzatmadan masal kıvamında olması muhtemel yazıya giriş yapalım: Aylardan nisan, günlerden cuma, müslüman insanların en büyük eylemlerinden biri öğlen saatleri itibari ile gerçekleşmekte, kahramanlarımız Ada ve arkadaşı; dungeonların efendisi yola koyulmuşlar, büyük bir hazine peşindeler. Aradıkları hazineyi, yaptıkları özel büyülerle aramakta ve bazen de yollarına çıkan eski keşişlerden yardım almaktalar. Kahramanlarımız lanetli mekânlarla dolu haritada, bazen...

Signs of Ada

Bilkent'e gelmiş olanlar bilir, okulun içerisinde tam bir trafik işareti keşmekeşi var. Her taraf tabela. Hatta bugün bir kavşakta saydım tam 8 tane metal levha vardı. Peki, benim ne alıp veremediğim var bu tabelalarla? Kendi halimde bir teorim var, onu gerçekleştirmek için belli şekillerde bu işaretleri bir kedi edasıyla işaretliyorum her gün. Yüksekliklerine göre bazısına tekme, bazısına zıplayarak bir tokat, bazısına bir yumruk, bazısına da İbrahimoviç kıvamında ters bir bacak hareketi ile gömüyorum. Tabi ki bir amacım var bunu yaparken, 4 sene boyunca düzenli olarak, seçtiğim levhalara vurmaya devam edersem, bunların vidalarının gevşeyeceğine ve bunun sonucu olarak ağaçlar ve çimlerle kaplı olan güzel Bilkent'i (abarttım güzel falan dedim) özgürlüğüne kavuşturacağıma inanıyorum. Bir de tabi iyi bir çocuk olmanın mükafatı olarak aseksüel şirinleri görme ihtimalim de çocukluğumdan beri ütopik bir hayal olarak hafızamda barındırıyorum. Dip not: MSSF'nin orada tabelaların ...

Mantık Hataları

Bilgisayarda programlama ile ilgilenenler bilir, bazen mantıksal hatalar yapılır kod yazarken. İşte ben de 2,5 sene boyunca yazdığım bir programda değişken olması gereken bir veriyi sabit olarak tanımlamışım. Geçen günlerde program isteğim dışında tamamlandı ve hataları gördüğümde şoka uğradım. Yaptığım ufacık bir hata 2,5 senedir yazdığım tüm kodları yok etti. Şimdi oturdum, programı tekrar yazıyorum ama 2,5 yıllık kaybı nasıl kapatacağım konusunda ve bu kapatma sırasında yaşayacağım zorluklar konusunda çoğu zaman karamsarlığa kapılıyorum. Önümdeki 9 günlük tatili yenidünyanın kuruluşu olarak kabul edip, bu sefer daha hızlı, kontrollü ve açıkları en aza indirilmiş şekilde yazacağım. Aslında değer mi tekrardan bu hayatta bir şeyleri bir zemine oturtma uğraşına, ondan da çok emin değilim çünkü neresi gerçek hayat? Neresi ölülerin diyarı? Bunu kestiremiyorum. Bazen öteki dünyada ölüp de buraya, yani cehenneme gelmişim gibi hissediyorum. Günahlarım bittiği anda tekrar dirilme mümkünse diğ...

Allah mısın mübarek?

Derin hatalar var hayatımızda, hiç kimse olduğu yeri kestiremiyor, kendini ya çok fazla yukarılarda ya da çok fazla aşağılarda görmek temel bir huy olmuş bizde. Bakıyorum biri gelip ben tanrıyım diyor bir diğerine bakıyorum ben zavallı bir kulum, elimden ne gelir ki tek insan olarak diyor. Kendini küçük görenin kişilik ve özgüven eksiklikleri kolayca görülüyor ve onun eğitimi konusunda problem olmuyor da, kendini tanrı sananın durumu biraz problem çıkartabiliyor. Benmerkezci yaklaşımlarını, kafasında kurduğu düzenle beraber çok güzel saklayıp, aslında herkesi anlıyormuş ve kimseye karşı bir anarşist duruşu yokmuş gibi gözükürken, içerden içerden planlarını yapıyor. Kafasındaki doğruları asla değiştirmeden, sadece geliştirerek gidiyor ki bu geliştirme süreci de çok sancılı oluyor, çünkü karşısındakilere duyduğu öfke onu her şeyden kaçmaya itiyor, sonuç olarak gelişim ancak yine kendi bir şeyler keşfederse mümkün oluyor. Aslında bu tanrılaşma, mevcut dünyanın içerisinde kendisine başka b...

Çember?

Güzel bir cumartesi günüydü; hava güneşli, çimenler yeşil. Sabah 6'da kalkıp sınav için tekrar yapmış olmam bile beni rahatsız etmiyordu. Hatta aksine erken kalkıp günün içerisinde bir sürü zamanı kendime ayırabiliyor olmaktan ayrı bir mutluydum sanırım. Aslında şairin de dediği gibi çemberin içinde yer edinmeye çalışıyordum da arada bir kafayı dışarı çıkarmadan da edemiyordum her zaman olduğu gibi. 76. yurdun önündeki manzara müthişti, havanın güzelliğini gören çimlere atlamıştı. İnsanlar bütün enerjilerinin uyduruk bir güneş sisteminin yarattığı psikolojik etkiden geldiğini kanıtlama derdindeydi sanki. Çemberin içindeki yerimi ben de daha fazla direnmeden aldım, bir Koreli birkaç Türk sohbet dönerken uzandığım çimlerde yine hayat bir gerçeğini yüzüme vurmaktan hiç kaçınmadı. Karşımdaki Ankara manzarasını seyrederken, insanın dünyayı kendi gördüklerinden ibaret sandığını bir kez daha fark ettim, oysa dünya üzerinde o kadar farklı görüşler, o kadar farklı bakış açıları varken biz h...

Sabır (~Gitmek)

Bazen insan alıp başını gitmek istiyor ama tam kopacağı anda hayattan, aynı kulübesinin yanındaki kazığa zincirinin bağlı olduğunu ancak kovaladığı kedinin bahçe sınırlarının dışına çıkması ile fark eden bir köpek gibi içerisinden gelen birşeyler tarafından küt diye durduruluyor. İşte tam o anlardan birini yaşıyorum, durmak istemiyorum ama yetiştirmem gereken yığınla ödev üzerimde kontrol sağlıyor ve bana engel oluyor. Yaşamanın anlamı bu mu? Bu mu mutluluk? İçimden gelenleri yapamayacaksam neden var oluyorum ki? Ha bu yazdığım satırlarla kendimi cesaretlendirip de gidersem ne olacak peki? Bir tane F’i garantileyeceğim, üzerine yetmez gibi onun getirdiği psikolojik çöküntüyü tüm dönem üzerimde taşıyacağım. Beynimde fırtılanalar kopuyor, bedenim kendisi ile bir savaşa giriyor ve sonucunda ne kazanacak olursa olsun kaybeden ben oluyorum. Bakıyorum geçmişe veya kitaplara hep bu gibi anlarda alıp başını gidebilenler başarıyı yakalamış, tabiki hezimet de var, bazen sürünmek de ama sonucund...

H.O.P.E'a saygı duruşu

2 yıl önce, UniRock konseri, kamp falan herşey mükemmel... Bir adam sahnede ortalığı dağıtıyor; dinliyorum, kafa sallıyorum, o zamanlar hiçbir şey önemli gelmiyor. Birkaç gün sonra festival bitimi, myspace'ine bakıyorum, adamın yazdığı bir yazı gözüme çarpıyor; uzun, hüzün dolu, bir sürü acı ile bezenmiş onlarca satır. O an önemsemiyor, hatta gülüyorum, yazık lan bir kızı doğru seçememişsin diyorum. Çok değer verdiği birini başka birine kaptırmanın acısı ile basılmış onlarca harf, içerisinde katıksız hüzün var. Nefretle, öfke ile ilgili tek satır bulmak mümkün değil. O kadar saf, o kadar temiz ve o kadar masumhane cümlelerle içerideki acı dışa vuruyor ki insan okurken birşeyleri ister istemez aklının bir köşesine atıyor. (O günlerde bunu farkında olmasa bile) ...Peki bugüne ne bıraktı o yazı? Beni yazmaya iten neydi? O yazıyı tekrar okumamışken bile nasıl oldu da hala dün gibi gözümde canlandı? İşte o noktada, akla o köşeye atılmış etkiler geliyor ve ortaya fırlıyorlar -hiçbir eng...