Ana içeriğe atla

Çember?

Güzel bir cumartesi günüydü; hava güneşli, çimenler yeşil. Sabah 6'da kalkıp sınav için tekrar yapmış olmam bile beni rahatsız etmiyordu. Hatta aksine erken kalkıp günün içerisinde bir sürü zamanı kendime ayırabiliyor olmaktan ayrı bir mutluydum sanırım. Aslında şairin de dediği gibi çemberin içinde yer edinmeye çalışıyordum da arada bir kafayı dışarı çıkarmadan da edemiyordum her zaman olduğu gibi. 76. yurdun önündeki manzara müthişti, havanın güzelliğini gören çimlere atlamıştı. İnsanlar bütün enerjilerinin uyduruk bir güneş sisteminin yarattığı psikolojik etkiden geldiğini kanıtlama derdindeydi sanki. Çemberin içindeki yerimi ben de daha fazla direnmeden aldım, bir Koreli birkaç Türk sohbet dönerken uzandığım çimlerde yine hayat bir gerçeğini yüzüme vurmaktan hiç kaçınmadı. Karşımdaki Ankara manzarasını seyrederken, insanın dünyayı kendi gördüklerinden ibaret sandığını bir kez daha fark ettim, oysa dünya üzerinde o kadar farklı görüşler, o kadar farklı bakış açıları varken biz hala güneşin ODTÜ üzerinden doğduğu Hacettepe semalarında battığını düşünüyorduk. Hadi bunu biraz aşabilsek bile hala o kadar çok duvarımız vardı ki, Kore'den gelip, burada sıkılıp, okulu dondurup, hiç tanımadığı bir grup insanla beraber yurtta kalan ve "Senin için mutluluk ne demek?" diye sorduğumda bana Türkçe olarak "Kafamdaki sıkıntılardan sadece kaçarak kurtulabiliyorum hatta anadilimden nefret ediyorum. Bunun sebebi de anadilimde daha yaratıcı konuştuğum için acılarımı ve dertlerimi daha derinlemesine ifade edebiliyorum ve bu durumun acılarımı sürekli yenilediği için asla mutlu olamıyorum" diye cevap vermesi gerçekten bana tokat gibi geldi. Her zaman İngilizce derslerinde kendi dilimde olsa cevap cuk otururdu dediğim, lanet olsun bunaldım artık Türkçe anlatmak istiyorum diye isyan bayrakları çektiğim durumların ne kadar da anlamsız olabildiğini anladım. Ha bir de hep iddia ettiğim bir şey var: 3. gözüm. Hayatım boyunca insanlara asla kendi gözümden bakamadığımı çok iyi biliyorum, her zaman ikili ilişkilerimde kullandığım yöntem, duruma üçüncü biri gibi yaklaşarak ortamın dengesini bozan elementleri bulup, onları ortamdan çekmeye çalışmaktır, ama bunun bir hiç olduğunu da kanıtladı bugün bana. Bazen en iyi bildiğim şeylerin bile hiçbir şey olduğunu görmek en azından yeni hedefler koyma yolunda beni acıktırabiliyor. Son olarak diyeceğim odur ki, çemberin içerisinde maske ile de olsa yer almak fena olmuyor -bazen-.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ne olacak şimdi?

Geçen gün birisi ile tanıştım, öyle entel veya özel birisi değil, sokaktan sen, ben gibi biri. Hepimiz kadar gerçek, hepimiz kadar acı dolu, hepimiz kadar zengin ve hepimiz kadar da mutlu biri. Yüzüne baktığımda aynaya bakmış gibi oldum, içimden nasılsın demek geldi, sordum. Teşekkür etti, biraz duraksadı güler bir yüzle iyiyim diyerek devam etti. Fark ediliyordu, verdiği cevabın ağzından bu kadar kolay çıkmasının sebebi, içinde bulunduğu huzurun neşe dolu ifadesinden çok ruhuna hiç değmeden çıkmasıydı. Üzerine gitmek istemedim, üsteleyip de rahatsız etmek istemedim çok yakın bulmuş olsam da kendime ne de olsa tanımıyordum onu. Başka bir konudan sohbet açarak biraz da onu mecbur bırakarak ahbaplığımızın ilerlemesini sağladım, bunu yapıyordum çünkü içimde karşı koyamadığım bir samimiyet vardı ona karşı. Ben samimi davrandıkça benden hiç esirgemediği gülücükleri daha da artıyor, daha da rahat ve bir o kadar da hayatı umursamazmış gibi cümlelerle ardı ardına kahkahaları patlatmaya devam e...

Kadın üstün ama üzülen, erkek ise kaba ve salak olandır

... “Benimle ölmeye var mısın?” dedi, Müjgan. “Ölmek mi? Bu kadar basit şeyleri mi paylaşacağız? Sen, ya sen ey o gözleri alev topu gibi parlayan genç kadın, ey sen kalbimde yeni denizler yaratan muhteşem varlık, sen benimle bir olmaya var mısın?” “Bir olmak? Bu ölmekten daha mı zor, daha mı anlamlı yani?” dedi, Müjgan. “Sen ki bana baharı getirmiş, sen ki bana çiçeklerin kokusunu öğretmiş yüce varlık, sen ki hayatın sıfatlarını benim görmemi sağlamış insan, nasıl oluyor da bunları göremiyorsun?” diye bir an parladı genç adam. “Bir de beni suçluyor musun, basitliğin yetmiyor, beni benimle ölebilecek kadar sevmediğini söyleyemediğin yetmiyor bir de beni mi suçluyorsun?” diye çıkıştı, Müjgan. Kelimeler faydasız, gözleri yaşlı doğruldu genç adam, “Özür dilerim sevgilim haklısın, anlayamadım, saçmaladım. Senin için ölüm bürünebileceğim en güzel halken ben nerelere kaydırdım zihnimi.” “Ama” dedi Müjgan, “Ama sen başta başka şeylerden bahsettin, sen beni sevmiyorsun.” “Yapma lütfen, a...

Deliler

Bir yaz akşamıydı, çantasını toplamış, odasının ışığı kapalı son defa postalarını kontrol ediyordu, bir kaç önemsediği insanın internetteki profillerine de son kez göz atıp elektronik dünya ile tüm bağlantısını kökünden bitirecekti. Düşündüğü gibi de oldu, ekranı usulca kapattı, kapağın üzerindeki yılların tozu ilk defa dikkatini çekmişti. Zaten hep böyle olmaz mı, tam vaz geçerken başka bir güzelliğini fark etmez misin bir şeylerin. Tişörtünün kolu ile şöyle bir aldı tozunu emektarın, öfkesi de biraz olsun yatışmıştı istemeden tüm hayatını içine sığdırdığı dostuna karşı. Ayağa kalktı, etrafı kolaçan etti, onlarca detay vardı daha önce gözüne çarpmayan, yaşamaya alıştığından, onlarla olmaya alıştığından dikkat etmediği ve zihninin istemsiz görmezden geldiği, bazılarını şöyle bir dokunarak yokladı, bazılarına hiç bulaşmadı bile, kitaplarından biri gözüne ilişti son olarak. Aldı, kapağına hafif bir dokunuş bıraktıktan sonra, aradan bir sayfa açıp okudu: "6-7 yaşlarında yalnızlık ne...