Geçen gün birisi ile tanıştım, öyle entel veya özel birisi değil, sokaktan sen, ben gibi biri. Hepimiz kadar gerçek, hepimiz kadar acı dolu, hepimiz kadar zengin ve hepimiz kadar da mutlu biri. Yüzüne baktığımda aynaya bakmış gibi oldum, içimden nasılsın demek geldi, sordum. Teşekkür etti, biraz duraksadı güler bir yüzle iyiyim diyerek devam etti. Fark ediliyordu, verdiği cevabın ağzından bu kadar kolay çıkmasının sebebi, içinde bulunduğu huzurun neşe dolu ifadesinden çok ruhuna hiç değmeden çıkmasıydı. Üzerine gitmek istemedim, üsteleyip de rahatsız etmek istemedim çok yakın bulmuş olsam da kendime ne de olsa tanımıyordum onu. Başka bir konudan sohbet açarak biraz da onu mecbur bırakarak ahbaplığımızın ilerlemesini sağladım, bunu yapıyordum çünkü içimde karşı koyamadığım bir samimiyet vardı ona karşı. Ben samimi davrandıkça benden hiç esirgemediği gülücükleri daha da artıyor, daha da rahat ve bir o kadar da hayatı umursamazmış gibi cümlelerle ardı ardına kahkahaları patlatmaya devam ediyordu. Ancak ben bu durumdan rahatsız olmaya başlamıştım, hiçbir sebep bulamasam da kendisini gülen bir maske takmış dertli birisi gibi görüyordum.
Artık rutinleşen karşılaşma günlerimizden birinde yağmur yağmağa başladı, sıcaktan bunalmış ve hafif yağlı olan tüm yüzeylere vurduğunda şok etkisi yaratan, canlıların hepsine can veren, güç katan yağmur, bizim üzerimizde de aynı etkiyi göstermişti. Günler geçtiği, samimiyet arttığı halde bu insanın hala kaskatı bir şekilde içindekileri sakladığı düşüncesinden halen kurtulamamıştım ve artık bu durum beni delirtme noktasına gelmişti. Kafamda kurguladım, bu sefer soracağım dayanamıyorum dedim. Karşıma geldiği anda merhaba dedim, cebinden mendilini çıkarttı yüzünü kuruladı, silerken topladığı damlalardan birisi sol kaşının üzerinden mendilin kendisini yok etmesine izin vermeden kurtuldu ve aşağı doğru salınıp yanağına kondu ve merhaba diye karşılık verdi aynı anda. Şok olmuştum, daha sadece merhaba demişti ama benim içimdeki tüm zorlama duygular yok olmuştu, kendisi bambaşka biri gibiydi adeta. Sana anlatmam gereken o kadar çok şey var ki, o kadar uzun zamandır görüşmedik ki diyerek devam etti. Ben nasıl yani dedim, anlam veremediğim durumun şaşkınlığını gizleyemeden. Sözümü kesme anlatacaklarım uzun, sabırlı ol ve dinle dedi, günlerdir çölde susuz kalmış birinin su gördüğü anı yaşatıyordu gözlerindeki ifadeler.
Yalnızdım, uzaklarda, karların, soğuğun, doğanın kollarında, gecelerin gündüzlerle bir olduğu, anlamak ile anlamamanın ikisi üzerinde hiçbir hüküm yürütmediği bir dönemdi. Çok güçlü, hisleri kuvvetli ve bir o kadar da inançlıydım. Her gün kilometrelerce yürüyerek, hiç insan görmeden iliklerime kadar üşüyordum. Bir kitap, çok az bir ışık, birkaç yaprak boş kâğıt ve ucu sürekli körelen bir kalemden başka, temel ihtiyaçlarımı girecek erzakım vardı. Lüksü bilmeden, güneşi görmeden, zevkleri sıfatları değil gerçekleri ile yaşayarak ilerliyordum. Yalnızlığımı aydınlatan az ışığımın altında sessiz, ifadesizdim. Işığı kapattığımda karanlıkta ulaştıklarımla güçleniyor, hayallerimin içerisinde en bilinçsiz, en arzusuz anlarımda bilince ulaşıyordum. Delirmiş denebilecek kadar soyutlanmış, ermiş denebilecek kadar huzurluydum. Kuvvet, inanç, enerji hepsi içimde bir olmuş, dıştan almaya ihtiyaç duyacak tek bir nesne bulamaz bir hale gelmiştim. Üretkenliğimle, çalışkanlığımla ve en önemlisi istikrarımla kendimi bile şaşırtıyordum. Sonu başından bilinen, dışarıdan bakıldığında acılarla dolu olan ve çok rahat bir şekilde çile yolculuğu olarak adlandırılabilecek bu muhteşem anları kaybetme korkusunu aklıma getirmek bana zarar verebilecek tek düşünceydi. Bunu çoğu zaman yapmamayı başararak sonuna kadar ulaştım. Ulaştığım noktada hiçbir korku duymadım ta ki seni görene kadar. Bu sıcak, kurak ve zevkin bütün sıfatları ile bezenmiş bu ortamda senle karşılaşana kadar.
Tüm anlattıkları bunlardı, öfkelenmiş, sinirden ne diyeceğimi bilemez bir halde yüzümü ovuşturmaya başladım. Bu denenlere inanamıyor, suçumun ne olduğunu kestirmeye çalışıyor, bir yandan da bu kötülüğü bana yükleyen bu insana karşı kin besliyordum. Dünyayı, insanları her şeyi bir kenara bırakmayı başarsam bile bu kendim gibi hissetmemi sağlayan varlığın bana dediklerine kayıtsız kalamıyordum. Ellerimi açtım kafamı kaldırdım, en azından bir çift laf etmeliyim diye düşünüyordum ancak gördüğüm manzara karşısında ancak susabilirdim çünkü karşımdaki, kendim kadar sevdiğim dediğim insan aynadaki yansımamdan başkası değildi. Keşfetmem gereken, barışmam ve anlamam gereken hatta ve hatta tekrar dünyaya adapte etmem gereken çok iyi tanıdığım ama bir süredir görüşemediğim bir insana merhaba dedim o an.
Artık rutinleşen karşılaşma günlerimizden birinde yağmur yağmağa başladı, sıcaktan bunalmış ve hafif yağlı olan tüm yüzeylere vurduğunda şok etkisi yaratan, canlıların hepsine can veren, güç katan yağmur, bizim üzerimizde de aynı etkiyi göstermişti. Günler geçtiği, samimiyet arttığı halde bu insanın hala kaskatı bir şekilde içindekileri sakladığı düşüncesinden halen kurtulamamıştım ve artık bu durum beni delirtme noktasına gelmişti. Kafamda kurguladım, bu sefer soracağım dayanamıyorum dedim. Karşıma geldiği anda merhaba dedim, cebinden mendilini çıkarttı yüzünü kuruladı, silerken topladığı damlalardan birisi sol kaşının üzerinden mendilin kendisini yok etmesine izin vermeden kurtuldu ve aşağı doğru salınıp yanağına kondu ve merhaba diye karşılık verdi aynı anda. Şok olmuştum, daha sadece merhaba demişti ama benim içimdeki tüm zorlama duygular yok olmuştu, kendisi bambaşka biri gibiydi adeta. Sana anlatmam gereken o kadar çok şey var ki, o kadar uzun zamandır görüşmedik ki diyerek devam etti. Ben nasıl yani dedim, anlam veremediğim durumun şaşkınlığını gizleyemeden. Sözümü kesme anlatacaklarım uzun, sabırlı ol ve dinle dedi, günlerdir çölde susuz kalmış birinin su gördüğü anı yaşatıyordu gözlerindeki ifadeler.
Yalnızdım, uzaklarda, karların, soğuğun, doğanın kollarında, gecelerin gündüzlerle bir olduğu, anlamak ile anlamamanın ikisi üzerinde hiçbir hüküm yürütmediği bir dönemdi. Çok güçlü, hisleri kuvvetli ve bir o kadar da inançlıydım. Her gün kilometrelerce yürüyerek, hiç insan görmeden iliklerime kadar üşüyordum. Bir kitap, çok az bir ışık, birkaç yaprak boş kâğıt ve ucu sürekli körelen bir kalemden başka, temel ihtiyaçlarımı girecek erzakım vardı. Lüksü bilmeden, güneşi görmeden, zevkleri sıfatları değil gerçekleri ile yaşayarak ilerliyordum. Yalnızlığımı aydınlatan az ışığımın altında sessiz, ifadesizdim. Işığı kapattığımda karanlıkta ulaştıklarımla güçleniyor, hayallerimin içerisinde en bilinçsiz, en arzusuz anlarımda bilince ulaşıyordum. Delirmiş denebilecek kadar soyutlanmış, ermiş denebilecek kadar huzurluydum. Kuvvet, inanç, enerji hepsi içimde bir olmuş, dıştan almaya ihtiyaç duyacak tek bir nesne bulamaz bir hale gelmiştim. Üretkenliğimle, çalışkanlığımla ve en önemlisi istikrarımla kendimi bile şaşırtıyordum. Sonu başından bilinen, dışarıdan bakıldığında acılarla dolu olan ve çok rahat bir şekilde çile yolculuğu olarak adlandırılabilecek bu muhteşem anları kaybetme korkusunu aklıma getirmek bana zarar verebilecek tek düşünceydi. Bunu çoğu zaman yapmamayı başararak sonuna kadar ulaştım. Ulaştığım noktada hiçbir korku duymadım ta ki seni görene kadar. Bu sıcak, kurak ve zevkin bütün sıfatları ile bezenmiş bu ortamda senle karşılaşana kadar.
Tüm anlattıkları bunlardı, öfkelenmiş, sinirden ne diyeceğimi bilemez bir halde yüzümü ovuşturmaya başladım. Bu denenlere inanamıyor, suçumun ne olduğunu kestirmeye çalışıyor, bir yandan da bu kötülüğü bana yükleyen bu insana karşı kin besliyordum. Dünyayı, insanları her şeyi bir kenara bırakmayı başarsam bile bu kendim gibi hissetmemi sağlayan varlığın bana dediklerine kayıtsız kalamıyordum. Ellerimi açtım kafamı kaldırdım, en azından bir çift laf etmeliyim diye düşünüyordum ancak gördüğüm manzara karşısında ancak susabilirdim çünkü karşımdaki, kendim kadar sevdiğim dediğim insan aynadaki yansımamdan başkası değildi. Keşfetmem gereken, barışmam ve anlamam gereken hatta ve hatta tekrar dünyaya adapte etmem gereken çok iyi tanıdığım ama bir süredir görüşemediğim bir insana merhaba dedim o an.