Ana içeriğe atla

Deliler

Bir yaz akşamıydı, çantasını toplamış, odasının ışığı kapalı son defa postalarını kontrol ediyordu, bir kaç önemsediği insanın internetteki profillerine de son kez göz atıp elektronik dünya ile tüm bağlantısını kökünden bitirecekti. Düşündüğü gibi de oldu, ekranı usulca kapattı, kapağın üzerindeki yılların tozu ilk defa dikkatini çekmişti. Zaten hep böyle olmaz mı, tam vaz geçerken başka bir güzelliğini fark etmez misin bir şeylerin. Tişörtünün kolu ile şöyle bir aldı tozunu emektarın, öfkesi de biraz olsun yatışmıştı istemeden tüm hayatını içine sığdırdığı dostuna karşı. Ayağa kalktı, etrafı kolaçan etti, onlarca detay vardı daha önce gözüne çarpmayan, yaşamaya alıştığından, onlarla olmaya alıştığından dikkat etmediği ve zihninin istemsiz görmezden geldiği, bazılarını şöyle bir dokunarak yokladı, bazılarına hiç bulaşmadı bile, kitaplarından biri gözüne ilişti son olarak.

Aldı, kapağına hafif bir dokunuş bıraktıktan sonra, aradan bir sayfa açıp okudu: "6-7 yaşlarında yalnızlık nedir öğrenir olmuştum, aile fertlerinden birinin başına gelen sağlık sorunu yüzünden herkes onunla ilgilenilirken, ben de onları evde bekler, hastaneden her gece gelecek telefonun hasreti ile sıkıntıya düşerdim. Uğraşım yoktu, ilkokula yeni başlamış sanki 7 değil de 17 olmuş, ailesinin yanından ayrılıp ayrı eve çıkmış kocaman bir insan gibi sabah okula gider akşam da yalnız yaşadığım evime dönerdim. Erken olgunlaşmak kaderimdi sanki, elektronik cihazların patladığı döneme denk gelmem de en büyük tesadüfüm oldu. Onlar sayesinde bir sürü arkadaş edindim, lehimle, tornavida ile en önemlisi de şuan hayatım olan transistorlarla ilk o zaman tanışmıştım." Daha fazla okumadı, tüm hikâye zaten dün gibi kafasındaydı. Bir an duraksadı ve derin bir nefes aldı, kitabı yerine bıraktı. Çantası sırtında kapıya doğru yöneldi, adımları bir devinki kadar kuvvetli ama yeni doğmuş bir ceylanınki kadar da güvensizdi. Kolay değildi yıllarını verdiği ya da verdiğini sandığı hayatı bırakıp yeni bir düzenin içine girmek. Daha doğrusu kendinden vazgeçtiği hayatı bir kenara bırakıp kendim oluyorum demek için ilk adımı atmak. Evin kapısına yaklaştıkça, onu bağlayan tüm anılara ve varlıklara mesafe kattıkça güveni yerine gelmeye başladı, zaten hasret ve özlemden uzak durmayı başarabiliyor olmasıydı bu hareketi yapmasını sağlayan.

En sevmediği ayakkabılarını geçirdi ayağına, aynı şekilde satın aldığı ancak hiç giymediği, kendisini iyi hissetmesine engel olan tüm kıyafetler de o gün üzerindeydi. Farklı bir insan olmak için, sıfırdan başlamak için yok etmem gerek Ada dediğim karakteri diyordu. Sokağa çıktı, bir yağmur istiyordu kendisini yıkayacak, tamamen sırılsıklam yapıp arındıracak ama olmadı. Ama inat etmişti bir defa, ıslanacak ve arınacaktı, içerisinde birkaç parça kağıt ve müzik çalardan başka birşey olmayan çantasını şehrin meydanındaki havuzun kenarına bıraktı, elbiseleri ile havuza bıraktı kendini, sokaktan bir deli haline gülüyor, birkaç insan da daha 10 saniye bile olmamış olmasına rağmen hemen mana bulmaya başlıyordu.

Tamamen ıslandığından emin olduktan sonra havuzun kenarına geldi ve dışarı çıktı. Üzerindeki suyun biraz süzülmesini bekledikten sonra çantasını da alıp delinin yanına gitti, çantadan çıkarttığı müzik çaları ona hediye etti ve "İyi günler güzel dünyanın çirkin insanı." diyerek yoluna koyuldu. Aklında tüm geçmişinden sadece deliler kalmıştı. Çocukken mahalleden geçen, ortaokul çağında okulun bahçesine gelip cinsel organını kızlara gösteren, üniversite yıllarında sessiz ve kendi halinde olduğu yerde bir ihtiyar gibi sallanıp duran ve hiç konuşmayan tüm deliler aklına geldi, biraz önce müzik çalarını hediye ettiği ile beraber. Karanlığın içerisinde kaybolmadan önce de ağzından boşluğa doğru yayılan son sözleri şöyle oldu: "Sizler gibi olamadım, düzenin içerisinde düzenden kopamadım, terk ettiklerime sizler iyi bakın, siz ki güçlü olanlarsınız, hoşça kalın gerçekten anladığım ve hissettiğim yalnızlar. Hoşça kalın cehennemin ağzında mutluluğu bulmuş insanlar. Hoşça kalın devrimci, hür ve yaşama sevinci dolu dışlanmışlar. Hoşça kalın dünyayı omuzlarında tutanlar."

Dediklerinin doğrulukla uzaktan yakından alakası yoktu belki ama umurunda mıydı ki doğruluk, göreceli olan kavramlar değil miydi zaten bu dünyada en sanal ve sahte olanı el üstünde tutmamıza sebep olanlar. Fransız ihtilali değil miydi topluma insanı köle eden ve Amerika'nın kuruluşu değil miydi Komünizmi tetikleyen ve Komünizm değil miydi tüm düzeni yıkıp yeni düzen getireceğini iddia eden Amerika'yı haklı çıkartan. Doğruları kim belirliyordu ki? Soruldu mu hiç o delilere kendi doğruları?

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ne olacak şimdi?

Geçen gün birisi ile tanıştım, öyle entel veya özel birisi değil, sokaktan sen, ben gibi biri. Hepimiz kadar gerçek, hepimiz kadar acı dolu, hepimiz kadar zengin ve hepimiz kadar da mutlu biri. Yüzüne baktığımda aynaya bakmış gibi oldum, içimden nasılsın demek geldi, sordum. Teşekkür etti, biraz duraksadı güler bir yüzle iyiyim diyerek devam etti. Fark ediliyordu, verdiği cevabın ağzından bu kadar kolay çıkmasının sebebi, içinde bulunduğu huzurun neşe dolu ifadesinden çok ruhuna hiç değmeden çıkmasıydı. Üzerine gitmek istemedim, üsteleyip de rahatsız etmek istemedim çok yakın bulmuş olsam da kendime ne de olsa tanımıyordum onu. Başka bir konudan sohbet açarak biraz da onu mecbur bırakarak ahbaplığımızın ilerlemesini sağladım, bunu yapıyordum çünkü içimde karşı koyamadığım bir samimiyet vardı ona karşı. Ben samimi davrandıkça benden hiç esirgemediği gülücükleri daha da artıyor, daha da rahat ve bir o kadar da hayatı umursamazmış gibi cümlelerle ardı ardına kahkahaları patlatmaya devam e...

Kadın üstün ama üzülen, erkek ise kaba ve salak olandır

... “Benimle ölmeye var mısın?” dedi, Müjgan. “Ölmek mi? Bu kadar basit şeyleri mi paylaşacağız? Sen, ya sen ey o gözleri alev topu gibi parlayan genç kadın, ey sen kalbimde yeni denizler yaratan muhteşem varlık, sen benimle bir olmaya var mısın?” “Bir olmak? Bu ölmekten daha mı zor, daha mı anlamlı yani?” dedi, Müjgan. “Sen ki bana baharı getirmiş, sen ki bana çiçeklerin kokusunu öğretmiş yüce varlık, sen ki hayatın sıfatlarını benim görmemi sağlamış insan, nasıl oluyor da bunları göremiyorsun?” diye bir an parladı genç adam. “Bir de beni suçluyor musun, basitliğin yetmiyor, beni benimle ölebilecek kadar sevmediğini söyleyemediğin yetmiyor bir de beni mi suçluyorsun?” diye çıkıştı, Müjgan. Kelimeler faydasız, gözleri yaşlı doğruldu genç adam, “Özür dilerim sevgilim haklısın, anlayamadım, saçmaladım. Senin için ölüm bürünebileceğim en güzel halken ben nerelere kaydırdım zihnimi.” “Ama” dedi Müjgan, “Ama sen başta başka şeylerden bahsettin, sen beni sevmiyorsun.” “Yapma lütfen, a...