Ana içeriğe atla

Gülmek

Gülmek ne kadar kolay, içten, bazen de bir o kadar yapmacık. Kimi zaman neler getireceğini bilmeden acımasızca şiddet yaratan, kimi zaman da bütün kötülükleri, kızgın kor gibi parlayan nefreti alıp götüren. İnsan etrafındakileri sorgular, asar, keser. İnsan bilmez, bazıları vardır dışları her zaman diri, güçlü ve yılmak bilmeyen bir savaşçı gibi dururken, içlerinde büyük bir savaşın yıkıntıları arasında kaybolup gitmekte olan ince ruhlu bir sanatçı taşır. Ve bunlar belki de en kötü şekilde yaşamın ortasında sıkışmış tanrının en fazla cezalandırdığı kullarıdır, çünkü çevrelerinden gündelik yansımaları alırlar ama içleri çoğu zaman bunu kaldıramayacak kadar aciz düşmüştür. Asla sorgulayamazlar içlerindeki isyanları, asla dışa vuramazlar. Ortamın en komik anlarında en büyük kahkahayı atarken, ağızlarından biraz ileride kalplerinde kanamakta olan yaralarını yüksek desibelli gülüşleri ile kapatırlar. Yeri gelir ortamın en komik, yeri gelir en zeki, yeri gelir en mutlu insanı olurlar, olmasına olurlar da içlerinde besledikleri ikinci kişilikleri ile her zaman başka bir insan olarak kalırlar.

Gülmek de böyledir işte, bazen acı ile bazen aşağılama ile bazen de neşe ile gelir insanın içerisinden. Özünde her tarz ortak bir noktaya hizmet eder: eğlence. Fakat gülünen varlığın algılayışı çok önemlidir. İşte o da bazen bir cevap olur karşı tarafa; ya gülerek ya somurtarak ya da yine dışarıya hiçbir şey vurmadan içindeki gezegeni yakarak. Kimine göre eli çekiçli güçlü adam, kimine göre bir enerji, kimine göre de yüce yaradan, biliyorum çok kalmadı ama hiç de az değil, ama artık daha kolay alışıyorum, senin istediğin sistemin adamı olma yolunda istediğinden de hızlı koşuyorum. Hiç arkama bakmadan önüme gelen her bedeni kemirerek bir adım daha ilerliyorum gerçeklerin tamamen yok olduğu yere. Umutların ortasında hapsolmuş 9-5 çalışan robotların diyarına.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ne olacak şimdi?

Geçen gün birisi ile tanıştım, öyle entel veya özel birisi değil, sokaktan sen, ben gibi biri. Hepimiz kadar gerçek, hepimiz kadar acı dolu, hepimiz kadar zengin ve hepimiz kadar da mutlu biri. Yüzüne baktığımda aynaya bakmış gibi oldum, içimden nasılsın demek geldi, sordum. Teşekkür etti, biraz duraksadı güler bir yüzle iyiyim diyerek devam etti. Fark ediliyordu, verdiği cevabın ağzından bu kadar kolay çıkmasının sebebi, içinde bulunduğu huzurun neşe dolu ifadesinden çok ruhuna hiç değmeden çıkmasıydı. Üzerine gitmek istemedim, üsteleyip de rahatsız etmek istemedim çok yakın bulmuş olsam da kendime ne de olsa tanımıyordum onu. Başka bir konudan sohbet açarak biraz da onu mecbur bırakarak ahbaplığımızın ilerlemesini sağladım, bunu yapıyordum çünkü içimde karşı koyamadığım bir samimiyet vardı ona karşı. Ben samimi davrandıkça benden hiç esirgemediği gülücükleri daha da artıyor, daha da rahat ve bir o kadar da hayatı umursamazmış gibi cümlelerle ardı ardına kahkahaları patlatmaya devam e...

Kadın üstün ama üzülen, erkek ise kaba ve salak olandır

... “Benimle ölmeye var mısın?” dedi, Müjgan. “Ölmek mi? Bu kadar basit şeyleri mi paylaşacağız? Sen, ya sen ey o gözleri alev topu gibi parlayan genç kadın, ey sen kalbimde yeni denizler yaratan muhteşem varlık, sen benimle bir olmaya var mısın?” “Bir olmak? Bu ölmekten daha mı zor, daha mı anlamlı yani?” dedi, Müjgan. “Sen ki bana baharı getirmiş, sen ki bana çiçeklerin kokusunu öğretmiş yüce varlık, sen ki hayatın sıfatlarını benim görmemi sağlamış insan, nasıl oluyor da bunları göremiyorsun?” diye bir an parladı genç adam. “Bir de beni suçluyor musun, basitliğin yetmiyor, beni benimle ölebilecek kadar sevmediğini söyleyemediğin yetmiyor bir de beni mi suçluyorsun?” diye çıkıştı, Müjgan. Kelimeler faydasız, gözleri yaşlı doğruldu genç adam, “Özür dilerim sevgilim haklısın, anlayamadım, saçmaladım. Senin için ölüm bürünebileceğim en güzel halken ben nerelere kaydırdım zihnimi.” “Ama” dedi Müjgan, “Ama sen başta başka şeylerden bahsettin, sen beni sevmiyorsun.” “Yapma lütfen, a...

Deliler

Bir yaz akşamıydı, çantasını toplamış, odasının ışığı kapalı son defa postalarını kontrol ediyordu, bir kaç önemsediği insanın internetteki profillerine de son kez göz atıp elektronik dünya ile tüm bağlantısını kökünden bitirecekti. Düşündüğü gibi de oldu, ekranı usulca kapattı, kapağın üzerindeki yılların tozu ilk defa dikkatini çekmişti. Zaten hep böyle olmaz mı, tam vaz geçerken başka bir güzelliğini fark etmez misin bir şeylerin. Tişörtünün kolu ile şöyle bir aldı tozunu emektarın, öfkesi de biraz olsun yatışmıştı istemeden tüm hayatını içine sığdırdığı dostuna karşı. Ayağa kalktı, etrafı kolaçan etti, onlarca detay vardı daha önce gözüne çarpmayan, yaşamaya alıştığından, onlarla olmaya alıştığından dikkat etmediği ve zihninin istemsiz görmezden geldiği, bazılarını şöyle bir dokunarak yokladı, bazılarına hiç bulaşmadı bile, kitaplarından biri gözüne ilişti son olarak. Aldı, kapağına hafif bir dokunuş bıraktıktan sonra, aradan bir sayfa açıp okudu: "6-7 yaşlarında yalnızlık ne...