Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Steve Jobs: The Imitator

Kendi tasarladığı dünyası ile Steve Jobs, şekilde bile kusursuza yakın bir seçim. Birçokları için dünya tanrının yarattığı bir yerdir ve çok büyük ihtimalle de bu gerçektir. İnsanlar içine doğdukları bu dünyayı seçme şansına sahip değildirler. Ancak büyüdükçe, adaptasyon sürecini tamamladıkça, onu esnetmeye veya kendilerine uydurmaya çalışırlar. Kendilerinin üretmedikleri bir şey olan dünyayı kavramak ve ona hükmetmek kolay değildir. Çok büyük, karmaşık düzenlerin eşzamanlı olarak gerçekleşip sonlandığı bir yer olan dünya insana çok fazla seçenek bırakmaz. Zaten genelde insanlar yaygın olarak teslim olup içinde yaşama seçeneğini kabul ederler. Bazıları ise tamamen farklı bir işe odaklanır, devlet kurmak, kolonileşmek veya başka bir sistematik geliştirmek. Sonuç olarak şunu yaparlar, ömürleri ve kapasiteleri bakımından hakim olmalarının imkansız olduğu dünyanın içerisine kendi tasarladıkları bir dünya kurarlar. Aslında genel olarak tüm insanlar bunu yaparlar ancak bu üstte bahsedi...

Karanlık Odalar

“Ne yapacağım bilmiyorum” diye duraksadı bir an. Yapayalnızdı, 25 yaşına girmesine sadece birkaç ay kalmıştı. Durumun yaşı ile ne alakası vardı, ikinci defa mantıklı düşünme şansı bulduğunda o da anlam veremedi. Ev kapkaranlık ve bomboş, bir başına ne yapacağını düşünüyordu. Karnı mı açtı? Hayır. Yarın nereye gideceği miydi derdi? Hayır. Eh daha uzun vadede bir korku mu düşmüştü içine, yine cevap hayırdı. Öyle bir boşluktaydı ki, sanki kimse yoktu etrafında uzun bir zamandır ve bu yalnızlıktan acı çekiyordu. Neler saçmalıyordu, düşünceleri ile alakası yoktu hayatının. Neden peki acı çekiyordu? Neydi bu boşluk hissinin kaynağı? Kitap okumak istedi, zaten 4 saattir okuyordu, neredeyse koca kitabı bir günde yarıya indirmişti, artık kitap kitap olmaktan çıkmış tamamen sayfaları belli aralıklarla dönen otomatikleşmiş bir hareketin aracı olmuştu. Öfke duydu kendine, üzüldü kitap adına. Bilgisayar oynardım eskiden dedi, bilgisayarında oyun aradı, çok bayağı bir hareketti yaptığı, daha bil...

Kurt ve Ada(m)

Akşamüstüydü, yavaş yavaş kararmaya başlamış, yağmura yüz tutmuş bir havanın pusu içerisinde yürüyordum. Daha öncesi hiç yokmuş gibiydi, işten çıkmış Taksim Meydan’ındaki çiçekçilerin yanından geçip dolmuşa binip evime gidecektim. O an biraz garipsesem de hiç sorgulamadım, İstanbul’da oluşumu da bir işte çalışmayı da. Zaten puslu hava yeterince karamsar yapmıştı beni, bir an önce eve gidip sorgulanacak ne varsa hepsi ile orada uğraşmayı istiyordum. Ortalığın sakinliğini de birkaç çiçekçiyi geçene kadar fark etmemiştim. Bir köpek uluması ile irkilip bir an üzerimdeki yorgunluktan sıyrılıp etrafıma baktığımda içimi bir korku kapladı. Çevrede hiç kimsenin olmadığını, soğuk bir rüzgârın biraz sonra başlayacak bir yağmuru müjdelediğini fark ettim ama esas büyük şoku camları talan edilmiş çiçekçileri gördüğümde yaşamıştım. Ne olmuştu Taksim’e, savaş mı çıkmıştı, izinsiz bir gösteri mi bu hale getirmişti etrafı? Yoksa bombalar can mı almıştı yine şehrin ortasında. İçinde bulunduğum absürt dur...

Acılı Adana

İnsanların ortak acıları vardır, paylaştıkça azalır bu acılar veya öyle olması istenir. Aslında ne paylaşmak ne de onları görmezden gelmek onlardan sıyrılamayıp takıntılı bir birey olmaktan çok daha fazlası değildir. Yani, tek bir grup hariç tüm insanlar farklı yöntemlerle de olsa acıları ile hayatlarını zehri ederler. Konumuz, o tek grup, o güçlü varlıklar. Onlar ki acıyı ertelemek, görmezden gelmek veya çok profesyonel biçimde içlerinde yarattıkları ikinci bir kişiye havale edip sokağa çıkmaktan daha öte bir güce sahiptirler. Bu öyle bir güçtür ki, bir duvar ustasının (!) ördüğü duvara benzer, her gelen acı bir tuğladır ve bu güç duvarını sağlamlaştırır, her acıdan gelen tecrübe de boş duvarda güzel bir boya paletinden çıkan muhteşem bir resim çizer. Tam anlamı ile açıklamak gerekirse, acının kaynağını anlayan ve bunu sebeplere, sonuçlara bağlamaya uğraşmadan sadece ve sadece onun yoğunluğunu anlayıp, analizler yapıp onu hayatına bağlayabilen insanın zaferidir, bahsedilen güç. Ço...

Deliler

Bir yaz akşamıydı, çantasını toplamış, odasının ışığı kapalı son defa postalarını kontrol ediyordu, bir kaç önemsediği insanın internetteki profillerine de son kez göz atıp elektronik dünya ile tüm bağlantısını kökünden bitirecekti. Düşündüğü gibi de oldu, ekranı usulca kapattı, kapağın üzerindeki yılların tozu ilk defa dikkatini çekmişti. Zaten hep böyle olmaz mı, tam vaz geçerken başka bir güzelliğini fark etmez misin bir şeylerin. Tişörtünün kolu ile şöyle bir aldı tozunu emektarın, öfkesi de biraz olsun yatışmıştı istemeden tüm hayatını içine sığdırdığı dostuna karşı. Ayağa kalktı, etrafı kolaçan etti, onlarca detay vardı daha önce gözüne çarpmayan, yaşamaya alıştığından, onlarla olmaya alıştığından dikkat etmediği ve zihninin istemsiz görmezden geldiği, bazılarını şöyle bir dokunarak yokladı, bazılarına hiç bulaşmadı bile, kitaplarından biri gözüne ilişti son olarak. Aldı, kapağına hafif bir dokunuş bıraktıktan sonra, aradan bir sayfa açıp okudu: "6-7 yaşlarında yalnızlık ne...

Var bir 69 özümde!

Üvey evlatlarım gibi yazdıklarım, benden çok uzaktalar. Onlara baktığımda, geçmişe karıştıklarını görüyorum. Sanki benle hiç muhataplıkları olmamış gibi, hatta bazıları benle muhatap olmuşlar da kötü bir etkileşim olmuş aramızda birbirimizi iyi hatırlamıyormuşuz gibi izlenimler bırakıyor bende. Hayat ilerliyor, ilerledikçe ünlü sözün de dediği gibi sadece değişimin kendisi değişmiyor. Onlara kucak açmayı, sonuna kadar özümseyip, benimseyip, onların hepsine birden Ada demeyi çok istiyorum ama ne hafızam yetiyor onları hep bir arada tutmaya ne de onlar sabit kalıyorlar üredikleri kaynakta. Bugün güzel bir şey okudum, kısaca bahsedeyim ne olduğundan, yaşlandıkça insan fiziksel olarak yavaşlar, yavaşladıkça hayat daha değerli gözükür gözüne, hayat değerlendikçe boşa zaman tüketmez yaşlanan insan, yaptığı işlere daha iştahla sarılır, daha bir özenli yaklaşır, gücünü bölmez, odaklanır ama bir sakıncası da vardır yaşlılığın, yaşanmışlıklar ve tecrübeler önyargı ve yılgınlığı getirir yanında. ...

O bizden değil, ısırın onu!

Herkes bizim gibi düşünsün isteriz veya öyle düşündüklerini varsayarız. Çünkü insan düşünceleri ile vardır ve farklı düşünceler karşı tarafta her zaman için rahatsızlık yaratır. 18. Yüzyılın önemli yazarlarından J.J. Rousseau, Yalnız Gezenin Düşleri adlı kitabında 9 köyden kovuldum ama bildiğim bir gerçek var, o da onuncu köyün her zaman var olduğudur demiş ve hayatı boyunca farklı düşündüğü için yaşadığı zulümü bizlere sunmuştur. Benzer bir örnek için yakın tarihimize bakmamız yeterlidir dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan yine farklı düşünceleri yüzünden post-modern darbe ile indirilmiş ve yıllardır cumhuriyet yanlısı darbe yapan askeriye sırf akışı bozduğunu düşündüğünden Erbakan’ı iktidardan ederek bir ilki gerçekleştirmiştir. Yoksa bu ülkeden uzak tutulmaya çalışılan emperyalist güçleri engellemek için gibi gözüken selefleri ile uzaktan yakından alakası yoktur bu sonuncusunun. Konumuz siyaset, din veya karanlık güçler olmadığından tekrar konuya dönersek, teoride insanlar toplumu ...

Ne olacak şimdi?

Geçen gün birisi ile tanıştım, öyle entel veya özel birisi değil, sokaktan sen, ben gibi biri. Hepimiz kadar gerçek, hepimiz kadar acı dolu, hepimiz kadar zengin ve hepimiz kadar da mutlu biri. Yüzüne baktığımda aynaya bakmış gibi oldum, içimden nasılsın demek geldi, sordum. Teşekkür etti, biraz duraksadı güler bir yüzle iyiyim diyerek devam etti. Fark ediliyordu, verdiği cevabın ağzından bu kadar kolay çıkmasının sebebi, içinde bulunduğu huzurun neşe dolu ifadesinden çok ruhuna hiç değmeden çıkmasıydı. Üzerine gitmek istemedim, üsteleyip de rahatsız etmek istemedim çok yakın bulmuş olsam da kendime ne de olsa tanımıyordum onu. Başka bir konudan sohbet açarak biraz da onu mecbur bırakarak ahbaplığımızın ilerlemesini sağladım, bunu yapıyordum çünkü içimde karşı koyamadığım bir samimiyet vardı ona karşı. Ben samimi davrandıkça benden hiç esirgemediği gülücükleri daha da artıyor, daha da rahat ve bir o kadar da hayatı umursamazmış gibi cümlelerle ardı ardına kahkahaları patlatmaya devam e...

Kendimi arıyorum, göreniniz var mı?

Şu ekran kaç dakikadır önümde açık duruyor, beynimden neler geçiyor veya geçmeye (geçmeğe şeklinde yazmak daha hoşuma gidiyor ama çok göze batıyor gibi geliyor, o yüzden şimdilik y ile yaşamaya devam ediyorum.) çalışıyor ancak olmuyor, ne malzeme sıkıntısı var ne de zaman, sıcağın bunaltısı da üzerime vurduğu halde oluşmuyor yazmanın ortamı, çok döndüm yüzümü hayata bunun cezasını çekiyorum belki, ayna var ya ayna en çok da onun karşısında sorun yaşıyorum, çünkü herkesi her yeri aldatabilecek olsam da aynaya baktığımda görmek istediğim adamı orada bulamadığımda büyük bir eyvah diyerek dokunuyorum yüzüme, sonra ne mi oluyor, sanki bir uykudan kalkmışçasına, sanki yataktan çıkıp da o aynanın karşısına geçenedeğin harcadığım onlarca saati hiç yaşamamışçasına irkiliyorum.  Dengeler hayatın tarafına doğru değişti, kendi çizgilerimi belirleyemez, kendimi kontrol edemez, bu yüzden de kim olduğumu idrak edemez oldum. Öteki yandan da, toparlamaya kastıkça daha da berbat oluyor çünkü böyle ...

Sorgu

Züppe demişler adamın ortamında, Paçoz görmüşler şehvetin yolunda, Ada olmuşsun kendi pınarında, Sıfatsız demişler hakkın yolunda. Bulmuşsun manasını hakikatin, Sıkışmışsın duvarlarına namertliğin, Bilmezken sen kahpeliğin, Adını, anar olmuşsun kardeşliğin, Rüzgâr gibi sürmüşler seni mekan mekan, Aramamışsın kendine tek bir divan, Yürümüşsün bildiklerinle birlikte, Bilmeden hakikati viran viran. Kahpelikle suçlamışlar seni, İsmin ile asmışlar seni, Sormamışsın asla nedeni, Bilirmişsin kendinden kendini. Az gitmişsin bilmeden, Giderken gençlik elden, Fark etmekle başlamış her şey, Sen sormazken neden. Sorgu ile geçer hayat, Vardır herkeste bir nasihat, Bilmek gerek nerede erdem, Etkilenmeden hiçbir elden.

Hiçlik

Özenirdim boşluğun yalnız gezen divane âşıklarına, Arardım sensizliği değerli hatıralarda, Çok sonra anladım yoksun zaten buralarda, Sanırdım kimi zaman göktesin kimi zaman doğada. Anladım sen sensizliğin olmadığı yerdesin, Bildim sensizlik her yerinde sen dediklerimin, Şimdi biliyorum yerin yersizlik, Arıyorum perdeleri amacım hiçlik.

76. Yurt önü notları

Çengelköy Defteri Eylül ve Ekim üzerine kısa kısa (15.06.2011- Sabah 06.00 suları, 76. Yurt Önü) Eylül – 5 Varken rahatsız eden varlık, Yokken hissedilmez. Eylül – 6 Çirkinlikler çoktur ve kolaydır güzeli ayırt etmek çirkinliğin içinde. Eylül – 7 Doğruyu bulma ve bilme paranoyaları Genel geçerin verdiği dersler Ve doğru, yanlış sorgusu ile eylenmeme. Eylül – 13 Savaş kutsal bir eğlence, İnsanlara yaşama sevinci veren. Eylül – 16 Yazın son veya güzün ilk yağmuru, İkisini ayıran, duygu etiketi. Eylül – 25 Bazen kötü şartlardır huzuru veren ya da onu değerli kılan. Eylül – 29 Kimler geçiyor, Hangi şartların yarattığı ortamlardan, Uzaktan yakına, Sonra tekrar uzağa, Sabitler ve değişkenler, Hakikati bilenler, Bazen de yalancı şahitlik edenler. Eylül – 30 Onaramamak kendi elinle, Verememek de kimseye, Beklemek terk edişini, Çaresiz ama umut içinde, Kaybetmek bilerek, Sırf çok sevdiğinden. Ekim – 1 Değiştir yoruyorsa, Ama olmaz, Duygu, y...

Sadakat ve Vefa

Yay burcunun karakteri sanırım sadakat, ömür boyu tek bir yere odaklanmak. Bu durumla ilgili 3 farklı senaryo geliyor aklıma: Tek bir noktada durarak, yenileri bulmak için uğraş içinde olmama, rahat etme. Tek bir noktaya ait olarak kalmak ve o şekilde ölmek, gerçek anlamda sadakat. Mevcut düzene hakim olmak ve bu sayede kendine odaklanabilip hızlı gelişmek. İster birinci durum olsun ister diğerleri burçlara hiç inanmayan bir adam olarak çocukluğumdan beri bilinçsiz bir şekilde idol olarak seçtiğim 2 sporcunun da aslında yay burcu olduğunu ve sadakat denince akıllara gelen önemli isimlerden olduklarını fark ettim. Genellikle spor gibi güç gerektiren konularda diğer burçlardan insanlar ön plandadır, yay burcu daha sanata, edebiyata veya müziğe dönük bir burçtur ancak bu iki istisnai sporcu resmen bana sadakatin ne olduğunu öğrettiler. Bahsettiğim insanlardan birisi efsanevi NBA oyuncusu Larry Bird ki tüm kariyerini Boston Celtics’de geçirmiştir. Diğeri ise Ryan Giggs ki o da aktif ola...

Yaşamak Bitirmektir

Tüm gece gözün kapı deliğinde beklersin, Ufacık bir hareket gelsin de içeri süzülen ışığı kessin diye, Bildiğin halde beklediğin olmadığını geleceğin, Yine de umut edersin, yılmaksızın. Buz kesmiş bir havada, Sıcak olamayacak olsa da, Ilık bir meltem gibi gelsin istersin. Gelsin ve seni sarsın, Sarsın ve acizliğini gizlesin, ve acizliğini gizleyerek seni yüceltsin. Aralanır kapı ansızın, Beklenenden fazlasıdır gelen, Öyle olmak zorundadır da zaten, Ama yorgunsundur, ve saygılı, Kibarca reddedersin bu yüzden, Sırf saygından, Acıtırsın içini biraz daha, Sanki tüm gece yetmiyormuş gibi, Ama bilirsin işte, Gerçek böyledir, avunmak anlamsız. Beklemektir etrelemek, ve umuttur beklemek, Ama bilmektir yaşamak, Bu yüzden, Bitirmektir bilmek. Herşeyi.

Ben aşığım!

Gözlerine baktığımda daha önce hiç hissetmediğim bir şey hissediyorum, bunu daha önce hiç kimseye karşı hissetmemiştim, tarzında bir cümle ile başlar insanın aşk macerası beyninde. İnce kıvrımlardan geçerken düşünceler, dile bu kelimelerin dökülmesini emrederler. Sonra bir körlük perdesidir, iner insanın gözüne. Normalde ne kadar ince eleyen, sık dokuyan, insanları bin bir farklı açıdan yargılayıp beğenmeyen bir karakteri olursa olsun,  insanın aşığım diye etiketlediği kişide kusurlar görünmez olur. Zaten aşkı oluşturan beyin, bedeni görünmez kılar.  Durum, karşıdaki âşık olunan insandan çok, aşkın yarattığı sanal gerçekliktir. -Cinsiyet de aşk için önemsizdir Diğer bir açıdan, aşk herkesin başına gelen bir hadise değildir, bazen de farklı aşklar olur insanların hayatlarında. Hemcinsine âşık olmak da bunların en sık rastlanılanlarından birisidir aslında. Karşı cinse ilgi duyması gerektiği gerçeği içgüdüsel ve toplumsal olarak bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde beynine işleti...

Kordon

Bir gün uykuya dalmış, derin bir rüyanın ortasında buldum kendimi. Yeni doğmuş bir bebek olarak gözlerimi açıyordum, alışık olmadığım için aralanan gözlerime vuran ışık şuası, ölümden sonra hayata açılan yeni bir kapı gibi sunuyordu hayatı bana. Uyandığımda göbek kordonumun hala yerinde olduğunu ama anneme bağlı olmadığını fark ettim. İçimde bu yeni hayata gelişle ilgili kaplanan tüm huzur sanki bu kordondan içeriye akıyordu. Sonra insanlarla tanıştım, sanki bir emirmişçesine hep onlardan bir adım arkada durarak yaşadım, ortamlara girdim, sohbet masalarında bulundum, sanki varlığım rahatsız veriyormuş gibi hissetmekten bir türlü kurtulamadım, varlığımı isteyen insanlar aynı zamanda orada olmamdan bir tarafları ile de rahatsız oluyorlardı, sanırım bu bir adım arkada durma durumuyla alakalıydı. İnsanlar kendilerinden bir şey saklandığı düşüncesine kapılmaktan hoşlanmazlar ama diğer yandan da saklananı keşfetmek isterler. Fakat kordonum bana doğru zamanı beklemeden o adımı öne atmamam kon...

Jacob's Ladder

Jacob's Ladder, Tevrat'ı oluşturan 5 kitabın ilki olan Tekvin'de yer alan bir kavramdır, anlamı da Müslüman'lara göre peygamber, İbrani'lere göre din büyüğü ve ataları Yakup'un rüyasında gördüğü cennete uzanan, etrafında meleklerin olduğu bir merdivendir. Ben çok film izlemem, çok film bilmem de zaten, film kültürüm de yoktur benim, aşırı şiddet içeren, etlerin havada uçuştuğu, genelde insanlığın vahşetini direkt olarak onları parçalayarak anlatan veya başrollerin deli olduğu filmlere düşkünümdür. Kısacası insanların ne iğrenç, saçma dediği; benim ise üzerine dakikalarca bazen günlerce düşünmeme sebep olan, çoğu saçma sapan yamyam filmi olmaktan öte anlamlar taşıyan, birçok insan halini çok farklı bir gözle açıkça ortaya seren, Marquis de Sade'ın açtığı yolda koşarak ilerleyen filmlerden oluşur tüm bildiklerim. Bu yüzden, şuan bir film üzerine yazıyor olmam da çok büyük bir hatadır aslında ama dayanamadım, çok fazla korumasız bıraktı bu film düşlerimi. Asl...

İnsanlar

Dışarda olmaktan korkan, küçük mahzenlerine sıkışmış insanlar. Soğuk, kederli, karanlık ve puslu bir dünyada sanki aşırı hassas ve en ufak bir mikropta ölme ihtimali olan bir bebek gibi saklanan insanlar. Sanki hayatın aktığını farkında değillermiş gibi, tek bir odada ömür dolduran insanlar. Hepsi soğukta, hepsi yalnızlıkta, bazıları birkaç satır hikaye, bazıları bir kaç nota ile gülümseyen, kendilerine kendi yöntemleri ile bakan, dünya olarak yalnız kendilerini gören uzak bedenler. Hastalıklı organizmanın olgunlaşmış halleri. Sosyalliği anormallik olarak gören, kendini aynaya baktığında beğenmeyen ama bununla ayrı bir mutluluk yaşamayı başaran insanlar. Yalnızlıklarında, ezberledikleri evlerinde huzur bulan, orada kral gibi davranan ve aynen bu ufak evlerinde sağladıkları hakimiyet gibi çevrelerinde de hakimiyet sağlamak isteyen bir beyne sahip olan ve bu yüzden kaçan, herşeyi minizime edip, kontrolde tutmaya çalışan insanlar. Hataya gerçekten kızan, boş lafı, geyiği zaman kaybı gören...
Ben anlayamıyorum blog, herşeyi az çok anlıyor, idrak ediyor bir türlü yaşamayı başarıyorum da ben insanları anlayamıyorum blog, n'olacak böyle hiç bilmiyorum, salak olduğumu da kabul etmiyorlar, kendi halime de bırakmıyorlar. Farkında değiller biliyorum ama fark ettirmek için daha ne yapabilirim blog, eskidendi o elinden tutup da yol yordam gösterelim çocuk öğrensin ayakları, ben eski usülü de denedim blog olmuyor. Bu doğru diyorsun hı hı diyorlar iki gün sonra koşarak geliyorlar, bak bu eğri diyorlar, bu kadar etkisizsem uzak dururum diyorum demek ki salağım ben fark edemiyorum eğriliği diyorum, yok efendim diyorlar sen değilsin salak olan benim, yahu blog kim ne bana ne, benim tek istediğim var bir insan beni anlamaya uğraşıyorsa önce kendisini gerçekten anlasın, bunu yapamayanın benimle uğraşmasına deli oluyorum, insanlar onlara çocuk diyor, çoğu onları ciddiye bile almıyor ama aslında yüzünlerine hepsi benden çok gülüyor, onları hiç azarlamıyorlar. Sonuç ne oluyor blog, çanak ...

Ters Olgunun Ters Algısı

Neden herkes mutluluklarını en yüksek hazda yaşamak isterken acılarından bir anda kurtulmak ister? Hayat denen süreçte mutluluklar olduğu kadar acılar da eşit etkiye sahip değil midir? Mutluluğu sonuna kadar tüketip daha sonra benzer bir mutluluk yaşadığında aynı hazzı hissedemediğini defalarca deneyimleyen insan acıları için neden aynı yöntemi kullanmaz? Acıların hep üstü kapatılır, görmezden gelinir ve unutulmak istenir. Hiç biri anlaşılmaya çalışılmaz, üzerine kafa yorulmaz bir başka deyişle hiç bir insan acısını son raddine kadar yaşamayı denemez çünkü mutluluk güzel birşeyken, yaşanması zevk veren bir süreçken, acı tam tersidir, insanı kötü bir "ruh haline" sokar, canını acıtır, hatta bakarsınız gerçekleri anlamasına yardımcı olur. Bunların hepsi insan nezdine tehlikeli şeylerdir, insan hep çok yemiş bir miskinin rehavetinde şekerlemesini yapmak üzere kanepeye ulaşmak ister, bu evrede rahatsız edilmek ona yapılabilecek en büyük zulümdür, bedensel sağlığın ruhsal sağlığı...

Elveda saygısız nöbetler

Bundan uzun zaman önce, evde yaşadığım yıllarda (neredeyse 6 sene olmuş evden ayrılalı), annem sabah uyanır usulca kapımı aralar önce yine yatmamışsın diye hafif acılı bir tebessüm ettikten sonra hadi nöbeti ben aldım uyu sen der kapıyı kapatırdı. Müjdeler olsun anne bıraktım nöbeti, 2 gün oldu, terk ettim geceleri, akşam 10-11 gibi yatıp sabah 6 gibi uyanıyorum. İlk zamanları zor tabi, sanki ihanet ediyorum özüme, sanki küsmüşüm gibi gerçek bana. Sevgilisinden ayrılmış bir adam gibi hissediyorum, hafif depresif, hafif boşluktayım. Bünyem, ömrünün bilinçli olan yarısını geçirdiği zaman diliminden çıktı, tamamen yabancı olduğu, isteyerek asla içinde bulunmadığı bir zaman dilimine uyum sağlamaya çalışıyor. Aslında, hep hayattan kaçıyordum, dış kuvvetleri azaltıp sessizlikte kendimle daha samimi oluyordum gecelerde bütün derdim bu olmuştu ne kadar anlatması zor olsa da insanlara ama bu kolay tarafıydı, şimdi iş daha zor, bütün düzenin kurulu olduğu zamanda yani hayatın içinde samimiyeti ...

Kadın üstün ama üzülen, erkek ise kaba ve salak olandır

... “Benimle ölmeye var mısın?” dedi, Müjgan. “Ölmek mi? Bu kadar basit şeyleri mi paylaşacağız? Sen, ya sen ey o gözleri alev topu gibi parlayan genç kadın, ey sen kalbimde yeni denizler yaratan muhteşem varlık, sen benimle bir olmaya var mısın?” “Bir olmak? Bu ölmekten daha mı zor, daha mı anlamlı yani?” dedi, Müjgan. “Sen ki bana baharı getirmiş, sen ki bana çiçeklerin kokusunu öğretmiş yüce varlık, sen ki hayatın sıfatlarını benim görmemi sağlamış insan, nasıl oluyor da bunları göremiyorsun?” diye bir an parladı genç adam. “Bir de beni suçluyor musun, basitliğin yetmiyor, beni benimle ölebilecek kadar sevmediğini söyleyemediğin yetmiyor bir de beni mi suçluyorsun?” diye çıkıştı, Müjgan. Kelimeler faydasız, gözleri yaşlı doğruldu genç adam, “Özür dilerim sevgilim haklısın, anlayamadım, saçmaladım. Senin için ölüm bürünebileceğim en güzel halken ben nerelere kaydırdım zihnimi.” “Ama” dedi Müjgan, “Ama sen başta başka şeylerden bahsettin, sen beni sevmiyorsun.” “Yapma lütfen, a...

Sesimi duyan var mı?

Anlaşılmaz olur bazen insan için kavramlar, Sokakta dolaşan yalnız bir dilenci gibidir düşünceler beyninde, Ne yapacağını, nereye gideceğini kestiremez. Bazen arar gerçeği, bazen ondan bile emin olamaz. Gitmek istediği uzaklar bile çözüm olmaz bazen gözlerindeki sönmüş ateşe, Kalbinde oluşmaz heyecan ne baharla, ne aşkla, İnsan arar aramasına gerçeği de bazen buluverir kendisini boşlukta, En saçma gelen şeylere çıkış, en doğru dediklerine kaçış demeye başlar, Işığını arar insan, tutunacak dalını, Kalacak yerini, yiyecek lokmasını arayan dilenci gibi.

Buğday

Ben diyerek başlayacaksın işe, Yeni bir tohum gibi düşeceksin dünyaya, Bırakacaksın çoğunluğu, Önce sıkı sıkı tutunacaksın toprağa, Örteceksin bedenini, Asla kimseye neden veya nasıl demeyeceksin, Soruların kendine olacak, Sonra filizleneceksin kabuğunu aralayıp, Açılacaksın toprağın kudretine ve güneşin aydınlığına, Çorak toprakların, şeytan yüzlü hırsızları deneyecek ilk olarak koparmayı başaklarını, Sonra binbir güzel pınar geçecek yanından seni aldatmak için, Bakmayacaksın hiçbirine, Köklerin toprakta, gözlerin gökte olacak, Bekleyeceksin başaklarının olgunlaşacağı günleri, Ve o gün geldiğinde anlamsızlaşacak bedenin, Ayrılacaksın topraktan, tekrar toprağa kavuşmak için, Yükselecek, kudretin ellerinden ayrılıp, ışığın yüceliğine açacaksın kollarını, İşlenecek, parlayacak, bereketleneceksin, Değerlendikçe yüzün gülecek, Yaklaşacaksın ışığın kaynağına durmaksızın, Bir sofraya ekmek diye sunulduğun gün, göreceksin ışığın gerçeklerini, ve tekrar toprağa kavuşup, te...

Mübarek 14 Şubat Gecesi

Bırakacaksın, yapacak herkes her istediğini. Dünya bir tarla değil midir? Bunu din de böyle söylemez mi zaten? Herkes her istediğini ekecek, kimisi yeşertip başarılı olacak, kimisi tohumlarla cebelleşip duracak, isteyen de istediği mahsulü tüketecek. Bu kadar basit bir düzen. Dinsizlik aldı başını gidiyor demek de yanlış, dini herşeye alet ediyorlar demek de gereksiz. Zaten bunlar ekilecek, önemli olan bunları tüketenler. Sen tüketmiyorsan, sana ne birader ne nereye gidiyorsa gitsin. Endişe duyduğun ne ki? Dinin yıkılması mı? Bırak yıkılsın, senin elinde Kuran, kalbinde Allah olduktan sonra sana koyarmı herkesin dinsiz olması, dünyanın yaşanılabilir bir yer olmasından anladığın, Kuran'ı adam gibi anladıysan 4 duvardan dışarı çıkıp da istediğin gibi gezmek olmadığını çok iyi biliyorsundur zaten veya herkesin Allah’ın emrine girmesinden mi korkuyorsun, girme birader sana ne ki, bırak herkes yaşasın istediğini, sen zaten azınlık olmaktan, arka bahçende komşu amcanın gözü olmasından ra...

Ders: Aşk Konu: Aşk Nedir?

Binbir heceden oluşmuş binbir gece masalı gibidir aşk. İnsanın kalbinden başlayıp şehvetle tutuşan kasıklarına kadar dolan kandır. Olgunlaşmamış, yaşlandırılmamış zihinlerin, saflıklar denizinde yüzdüğü, gözlerin görme yetisini unuttuğu, dudakların tek hecelik bir dille ahenklendiği, baharın ilk ve en güzel çiçekleridir aşk. Tecrübelerin işlemediği, heyecanların çocukluktan geldiği, karşı tarafın benlikle örtüştüğü, kalbin söz dinlemediği bu zamanlar, insan için ifadesiz bir o kadar da ölümsüz ve benzersizdir. Doğası gereği yaşantısının her alanında tüketmek zorunda olan insanın elinde tuttuğu dinamitin fitilini ateşlemesidir bir başka değişle aşk. Dudaklardaki şehvet, ellerdeki tutku ile ilerlemeye başlayan fitil tüketimi, nihayetlendiği noktada aşk da patlamasını yaşar. Bedenler birleşir, gizler ortadan kalkar ve artık aşk son noktasındadır. Çift yüzlü bir madalyon gibidir tam bu noktada aşk, bir tarafında herşeyin doruklarını yaşayan ben’in bitmek tükenmek bilmeyen hazları, diğer ta...

Denge

Ağaçların dallarında kuşlar cıvıldıyor, kanatlarındaki özgürlüğün türküsünü anlatır gibi, yoldan bir kedi geçiyor, eteklerine çamur bulaşmasından korkan bir kadın endamı ile karların üzerine basarak. Yaşlı bir adam, elinde ekmeği, sanki bacakları yeni bir fidanın ki kadar korkak ama bir çınarınki kadar da derin köklermiş gibi adımlıyor kaldırımı. Soğuk vuruyor özüne insanın, yalnızlığı çağırırcasına; gün doğup, batıyor, hayatlar yeşeriyor,  tükeniyor, zaman geçiyor. Bir camın arkasından sokağı izlemek gibi yaşıyor insan, hayatı. Bazen camını aralayıp soğutkan yiyecek bulamamış bir serçeye ekmek kırıntıları veriyor bazen de yalnızlığını bozan bir selamla camdaki yansımasında gülümsemeyi keşfediyor. Kimisi gerçekten dört duvarın içinde bir ömür yaşayıp gidiyor, kimisi dünyayı kendine dört duvar belliyor. Bazısına bu da yetmiyor evreni kendine duvar görüyor ama sonuçta sonsuzluk, hiçlik asla insanın gerçeklerinde yer almıyor. Nereden bakarsa baksın, insan bir düzenin içerisinde, benze...

Duyuru

Blog Şubat ayı itibari ile kapatılacaktı ancak kapatılmak yerine sahip ve yol değişikliğine gitti. Bundan sonra daha farklı bir çizgi ile mevcut yapısı altında işlemeye devam edecektir.

Acı Gerçekler

Nasıl başlanmalı bilmiyorum, itiraf.com gibi olacak biraz ama gerçeklerden daha fazla kaçmaya gerek yok. Dürüst olduğumu iddia ettiğim bu dünyada tek samimiyetsizliğimi (ama kendimce belli sebeplere dayandırarak böyle olması gerektiğini kabul ettiğim tek samimiyetsizliğim) kendime itiraf etme zamanı geldi. Gözlem yapmak kaçınılmaz birşeydir. İnsan bir köşeye geçip de olanları izlemeye başladığında bundan haz alır ve bir süre sonra bu bir tutkuya dönüşür. Ama gözlem yapılırken gözlemlere müdahale eder, onların akışında rol sahibi olursanız bunun adı gözlem olmaktan çıkıp deney olmaya karşı taraftakiler de gözlemlenen insan olmaktan çıkıp denek olmaya başlarlar. Evet böyle baktığımızda çok kötü bir manzara ile karşı karşıyayız çünkü şuan bu satırları okuyan herkes hmm, acaba bana da mı yaptı? diyor olabilir, haklıdır da sanırım annem, babam dahil herkesi yeri geldiğinde bu deneylerime alet ettim. Büyük bir kısmı psikolojik olan bu deneylerin aslında deneklere zararı yok ve onlarla ilgi...

Zamana Bırak Ağabey Hepsi Hallolur

Hayat akıp giderken çaresiz kalmak. İnsan her şeyi kabullenebiliyor, anlıyor da çaresizlik yok mu gerçekten deli ediyor. Elinde olmayan şeyler yüzünden sıkışıp kalmak, mutsuzluklara hapsolup istemsizce sürüklenmek, en sonunda mutluluğun geldiği anı daha büyük bir coşku ile kucaklamayı sağlıyor ya, hatta geç oldu da güç olmadı diyorlar bu duruma, işte ben buna deli oluyorum. Güç olsun, delireyim, uğraşayım da geç olmasın kardeşim. Zaman olgusuna bırakılıp da çözülmüş hangi işten bugüne kadar gerçek anlamda verim aldınız ki? (Hayrını görmek başka bir şey) Her şey zamanında, yerinde ve yaşında güzel demeyi bilen sizler neden zor veya imkânsıza gelince kendinizi avutuyorsunuz ki? Avutamıyorum ben evet, içip, sıçıp yatağıma geçip sızamıyorum. Uyuyamıyorum, kendi kendimi yiyorum. Yaşanan duruma takıyor, bir adım ileriye gidemiyorum. Ama çektiğim acının içinde kavrulup kendimi hazırlıyor, olgunlaştırmaya çalışıyorum. Başarının geldiği gün de ağzım beş karış açık zaferlerim, zaferlerim diye b...

Rüya: Sene 2112

Geçen gün bir rüya gördüm, hala gerçekmiş gibi gözlerimde. Muhteşem bir şelalenin arkasına geçiyordum orada keşfettiğim mağarada çok eski, insanlara mutluluk veren bir çalgı aleti buldum. O aleti biraz kurcaladıktan sonra, yarattığı sesle dünyada bize dayatılan her şeyden farklı notalar yarattığını keşfettim. Bunu insanlığa göstermeliyim, herkes bunu keşfetmeli, bu mutluluğu, bu hazzı herkes yaşamalı dedim. Soluğu günün otoritelerinin yanında aldım; din adamları, devlet adamları, masonlar artık kimi büyük görüyorsanız hepsi oradaydı hatta futbol kulüplerinin başkanları bile vardı. Bu aleti onlara gösterdim ve büyük bir gurur ile göğsümü kabartıp övgüleri kucaklamak için hazırlandım. Karşılaştığım tepki korkunçtu, hepsi bir ağızdan gözlerini bana dikilmiş bir halde bunun dünya için gereksiz olduğunu, onlar tarafından zaten bilindiğini ve dünyayı bu tip iğrençliklerden arındırmak için yıllarca çalıştıklarını söyleyip, gözlerimin önünde katlettiler o muhteşem şeyi. Onlara inanmadığımı, de...

Adam Ol!

Kokuşmuş bir düzenin içerisinde seni de pislikle boğmaya çalıştıklarını gördüğün halde tepkisiz kalarak yaşamaya devam etmek acaba o kokuşmuşların karaktersizliğinden daha kötü olabilir mi? Gerçekten de insan bazen şeffaflık ve dürüstlük üzerine kendine fazla yükleniyor. Neden karşılık beklemeksizin saflık, saygı ve sevgi gösteriyor ki? Kim neyi hak ediyor, neden bunun muhakemesini yapmıyor? Neden herkesi bir denge ile karşılama uğraşısına giriyor? Bıkıp, usanmıyor mu düzenlerden, oyunlardan? Rousseau çağırıyor, Freud söylüyor, Shakespeare inatla üstünde duruyor; neden hala insan kendini tüketiyor? Ya gitmeli ya da kuralları öğrenmeli, yoksa insan bugüne kadar attığı gibi son golü de kendi kalesine atacak.

Karanlık Anahtar

İnsan karanlıktan korkar. Peki bu korkma eylemi insanın doğasının bir gereği olarak mı ortaya çıkar yoksa karanlıkta görünmez olanların insan üzerindeki iktidarlarını kaybetme ihtimallerinden korkup da insana aşıladıkları birşey midir? İnsan keşfedemediği, algılayamadığı çevre, eylem ve dışsal faktörlerden korkar. Bu tanıma göre karanlığın korkuyu yaratması kaçınılmazdır diye cevap verenler olabilir. İlk bakışta zaten bu önerme doğrudur ama karanlıkta ortaya çıkan korku başka hiçbir faktöre bağlı değil midir? Karanlıkta insan korkmazsa, onu algılamaya çalışırsa o zaman ne olur? İşte bu noktada, gerçeklerden söz etmek gerekiyor. İnsanın gözünü kapattığında yaşadıkları ile karanlıkta kaldığında yaşadıkları arasındaki derin fark da yine burada beliriyor. Karanlıkla beraber insan adeta izole oluyor, sesler azalıp, belirginleşiyor, göz bebekleri büyüyor; kısacası tüm algılar üst noktada işlemeye başlıyor. İster tehlike durumuna geçmek diyelim, ister keşfedilemeyenin yarattığı dikkat, sonuç...