Ana içeriğe atla

Ters Olgunun Ters Algısı

Neden herkes mutluluklarını en yüksek hazda yaşamak isterken acılarından bir anda kurtulmak ister? Hayat denen süreçte mutluluklar olduğu kadar acılar da eşit etkiye sahip değil midir? Mutluluğu sonuna kadar tüketip daha sonra benzer bir mutluluk yaşadığında aynı hazzı hissedemediğini defalarca deneyimleyen insan acıları için neden aynı yöntemi kullanmaz?

Acıların hep üstü kapatılır, görmezden gelinir ve unutulmak istenir. Hiç biri anlaşılmaya çalışılmaz, üzerine kafa yorulmaz bir başka deyişle hiç bir insan acısını son raddine kadar yaşamayı denemez çünkü mutluluk güzel birşeyken, yaşanması zevk veren bir süreçken, acı tam tersidir, insanı kötü bir "ruh haline" sokar, canını acıtır, hatta bakarsınız gerçekleri anlamasına yardımcı olur. Bunların hepsi insan nezdine tehlikeli şeylerdir, insan hep çok yemiş bir miskinin rehavetinde şekerlemesini yapmak üzere kanepeye ulaşmak ister, bu evrede rahatsız edilmek ona yapılabilecek en büyük zulümdür, bedensel sağlığın ruhsal sağlığı ile iç içe bulunduğu döngüyü inkar ederek sadece anın beyninde yaratacağı keyifle harmanlamak ister kendini. Yani kimse anlamak istemez, mutlulukların, bir parçası olduğu gibi acının da en az o derecede yaşanması gereken bir parçası olduğunu hayatın. Bu yüzdendir ki insan yaşadığı acıları hatırlatacak durumlarla karşı karşıya kaldığı zamanlarda istemsiz bir koruma mekanizması oluşturacak ve bu yine yüzdendir ki, çevresini ve kendini aynı anda üzecektir. Sebepsiz öfkeler gerçeklerin üzerini örtecek, bazen arkadaşlıkların yıkılması, bazen hayatla olan bağın kopması gibi ciddi problemlere kadar varacaktır bu yüzleşmeler. Oysa miskinimiz, o güzel yemekleri tüketirken aldığı zevki, o kalorileri geri harcarken de alsa, ruhsal sağlığını bedensel faktörlerlede güçlendirse yaşayacağı huzur artacaktır, bunu bilir ama bu gerçeğe yüz çevirir, çünkü ucunda ona mutluluk vermeyecek bir süreç vardır.

Sonuç olarak, yarım kalan mutluluklarını başka zamanlarda, farklı faktörlerle tamamlayan insan, yarım kalan acıları için de aynı sürecin içinde olmak zorundadır. Bu yüzden acı, gerçek anlamı ile kavranmalı, tüm oluşumu bir denge üzerine oturmuş olan kimyasında insan, mutluluğu bir uç olarak görmeyi başarırken ve tüketirken aynı tavrı acı için de, takınmalıdır. Yoksa şekerleme sonrası ilk kalorisini biraz daha tatlı yemek için harcayan miskin olmaktan kendini asla kurtaramayacaktır.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ne olacak şimdi?

Geçen gün birisi ile tanıştım, öyle entel veya özel birisi değil, sokaktan sen, ben gibi biri. Hepimiz kadar gerçek, hepimiz kadar acı dolu, hepimiz kadar zengin ve hepimiz kadar da mutlu biri. Yüzüne baktığımda aynaya bakmış gibi oldum, içimden nasılsın demek geldi, sordum. Teşekkür etti, biraz duraksadı güler bir yüzle iyiyim diyerek devam etti. Fark ediliyordu, verdiği cevabın ağzından bu kadar kolay çıkmasının sebebi, içinde bulunduğu huzurun neşe dolu ifadesinden çok ruhuna hiç değmeden çıkmasıydı. Üzerine gitmek istemedim, üsteleyip de rahatsız etmek istemedim çok yakın bulmuş olsam da kendime ne de olsa tanımıyordum onu. Başka bir konudan sohbet açarak biraz da onu mecbur bırakarak ahbaplığımızın ilerlemesini sağladım, bunu yapıyordum çünkü içimde karşı koyamadığım bir samimiyet vardı ona karşı. Ben samimi davrandıkça benden hiç esirgemediği gülücükleri daha da artıyor, daha da rahat ve bir o kadar da hayatı umursamazmış gibi cümlelerle ardı ardına kahkahaları patlatmaya devam e...

Kadın üstün ama üzülen, erkek ise kaba ve salak olandır

... “Benimle ölmeye var mısın?” dedi, Müjgan. “Ölmek mi? Bu kadar basit şeyleri mi paylaşacağız? Sen, ya sen ey o gözleri alev topu gibi parlayan genç kadın, ey sen kalbimde yeni denizler yaratan muhteşem varlık, sen benimle bir olmaya var mısın?” “Bir olmak? Bu ölmekten daha mı zor, daha mı anlamlı yani?” dedi, Müjgan. “Sen ki bana baharı getirmiş, sen ki bana çiçeklerin kokusunu öğretmiş yüce varlık, sen ki hayatın sıfatlarını benim görmemi sağlamış insan, nasıl oluyor da bunları göremiyorsun?” diye bir an parladı genç adam. “Bir de beni suçluyor musun, basitliğin yetmiyor, beni benimle ölebilecek kadar sevmediğini söyleyemediğin yetmiyor bir de beni mi suçluyorsun?” diye çıkıştı, Müjgan. Kelimeler faydasız, gözleri yaşlı doğruldu genç adam, “Özür dilerim sevgilim haklısın, anlayamadım, saçmaladım. Senin için ölüm bürünebileceğim en güzel halken ben nerelere kaydırdım zihnimi.” “Ama” dedi Müjgan, “Ama sen başta başka şeylerden bahsettin, sen beni sevmiyorsun.” “Yapma lütfen, a...

Deliler

Bir yaz akşamıydı, çantasını toplamış, odasının ışığı kapalı son defa postalarını kontrol ediyordu, bir kaç önemsediği insanın internetteki profillerine de son kez göz atıp elektronik dünya ile tüm bağlantısını kökünden bitirecekti. Düşündüğü gibi de oldu, ekranı usulca kapattı, kapağın üzerindeki yılların tozu ilk defa dikkatini çekmişti. Zaten hep böyle olmaz mı, tam vaz geçerken başka bir güzelliğini fark etmez misin bir şeylerin. Tişörtünün kolu ile şöyle bir aldı tozunu emektarın, öfkesi de biraz olsun yatışmıştı istemeden tüm hayatını içine sığdırdığı dostuna karşı. Ayağa kalktı, etrafı kolaçan etti, onlarca detay vardı daha önce gözüne çarpmayan, yaşamaya alıştığından, onlarla olmaya alıştığından dikkat etmediği ve zihninin istemsiz görmezden geldiği, bazılarını şöyle bir dokunarak yokladı, bazılarına hiç bulaşmadı bile, kitaplarından biri gözüne ilişti son olarak. Aldı, kapağına hafif bir dokunuş bıraktıktan sonra, aradan bir sayfa açıp okudu: "6-7 yaşlarında yalnızlık ne...