Dışarda olmaktan korkan, küçük mahzenlerine sıkışmış insanlar. Soğuk, kederli, karanlık ve puslu bir dünyada sanki aşırı hassas ve en ufak bir mikropta ölme ihtimali olan bir bebek gibi saklanan insanlar. Sanki hayatın aktığını farkında değillermiş gibi, tek bir odada ömür dolduran insanlar. Hepsi soğukta, hepsi yalnızlıkta, bazıları birkaç satır hikaye, bazıları bir kaç nota ile gülümseyen, kendilerine kendi yöntemleri ile bakan, dünya olarak yalnız kendilerini gören uzak bedenler. Hastalıklı organizmanın olgunlaşmış halleri. Sosyalliği anormallik olarak gören, kendini aynaya baktığında beğenmeyen ama bununla ayrı bir mutluluk yaşamayı başaran insanlar. Yalnızlıklarında, ezberledikleri evlerinde huzur bulan, orada kral gibi davranan ve aynen bu ufak evlerinde sağladıkları hakimiyet gibi çevrelerinde de hakimiyet sağlamak isteyen bir beyne sahip olan ve bu yüzden kaçan, herşeyi minizime edip, kontrolde tutmaya çalışan insanlar. Hataya gerçekten kızan, boş lafı, geyiği zaman kaybı gören en büyük meditasyon olarak boş boş durmayı huy edinen insanlar. Üretimleri çok sancılı, az ama her zaman kaliteli olan obsesif karakterler. Kendilerini işe yaramaz hisseden, hep çevreden de bu imajı üstü kapalı olarak yiyen, kaçmak isteyen ama varlığını bildiği için sadece bunu düşleyip vaz geçen, kanatlarını açıp uçacağı günü sabırla kozasında bekleyen insanlar. Aile baskısından yedikleri gelecek kaygısından bir türlü soyutlanamayan ama yaşadıkları evrende gelecek kavramının oluşmadığını ve oluşmayacağını adları kadar iyi bilen, geçmişi sadece dersler, geleceği de zaman kavramını oturtmak için kullanan insanlar. Sevişmekten korkan, bir çok şeyi arzulayan ama arzuların kaynağı ile ilgili çok fazla bilgiye sahip olup arzularını sakız gibi çiğneyen, beyinlerine matkabı kendi kendine sokabilen insanlar. Akrep ve çiyandan, melek ve şeytandan kaderlerini kurtarmak için acı çeken, çektiği acıyı mutluluğu ile bir sayan ve kucaklayan insanlar. Çoğu nörolojik sorunlar yaşayan, 18. - 19. yy yazarlarına hayran olan, yaşadığı düzene asla oturamayan, LEGO'ların arasına çakma bir Çin malı gibi karışmış ve her ele geldiğinde atılmak zorunda olan insanlar. Düzene teslim olmuş gibi görünüp, silikleşen ama yoklukları acı veren insanlar. Asla sahip olunamayan, asla önemli bir yere koyulamayan ama her zaman önemi engellenemez bir şekilde göze batan insanlar...
Geçen gün birisi ile tanıştım, öyle entel veya özel birisi değil, sokaktan sen, ben gibi biri. Hepimiz kadar gerçek, hepimiz kadar acı dolu, hepimiz kadar zengin ve hepimiz kadar da mutlu biri. Yüzüne baktığımda aynaya bakmış gibi oldum, içimden nasılsın demek geldi, sordum. Teşekkür etti, biraz duraksadı güler bir yüzle iyiyim diyerek devam etti. Fark ediliyordu, verdiği cevabın ağzından bu kadar kolay çıkmasının sebebi, içinde bulunduğu huzurun neşe dolu ifadesinden çok ruhuna hiç değmeden çıkmasıydı. Üzerine gitmek istemedim, üsteleyip de rahatsız etmek istemedim çok yakın bulmuş olsam da kendime ne de olsa tanımıyordum onu. Başka bir konudan sohbet açarak biraz da onu mecbur bırakarak ahbaplığımızın ilerlemesini sağladım, bunu yapıyordum çünkü içimde karşı koyamadığım bir samimiyet vardı ona karşı. Ben samimi davrandıkça benden hiç esirgemediği gülücükleri daha da artıyor, daha da rahat ve bir o kadar da hayatı umursamazmış gibi cümlelerle ardı ardına kahkahaları patlatmaya devam e...