Ana içeriğe atla

Acılı Adana

İnsanların ortak acıları vardır, paylaştıkça azalır bu acılar veya öyle olması istenir. Aslında ne paylaşmak ne de onları görmezden gelmek onlardan sıyrılamayıp takıntılı bir birey olmaktan çok daha fazlası değildir. Yani, tek bir grup hariç tüm insanlar farklı yöntemlerle de olsa acıları ile hayatlarını zehri ederler. Konumuz, o tek grup, o güçlü varlıklar. Onlar ki acıyı ertelemek, görmezden gelmek veya çok profesyonel biçimde içlerinde yarattıkları ikinci bir kişiye havale edip sokağa çıkmaktan daha öte bir güce sahiptirler. Bu öyle bir güçtür ki, bir duvar ustasının (!) ördüğü duvara benzer, her gelen acı bir tuğladır ve bu güç duvarını sağlamlaştırır, her acıdan gelen tecrübe de boş duvarda güzel bir boya paletinden çıkan muhteşem bir resim çizer. Tam anlamı ile açıklamak gerekirse, acının kaynağını anlayan ve bunu sebeplere, sonuçlara bağlamaya uğraşmadan sadece ve sadece onun yoğunluğunu anlayıp, analizler yapıp onu hayatına bağlayabilen insanın zaferidir, bahsedilen güç.

Çok büyük bir hata vardır ki acı ile barışmakta en büyük sorunu budur insanın. Acı karşısında ağlamak, hüzünlenmek, birkaç yılı heba etmek, bunların hiçbiri yanlış veya boş şeyler değildir. İnsanlar hep bunun zayıf bir karakterin ürünü olduğunu sanır, bir ölünün arkasından yas tutmayı saçma bulmazlarken, onun hatıralarına saygı duymayı örnek davranış olarak benimserlerken, yaşanan bir acının izlerini hayatlarında görmeyi tasvip etmezler. Çok iyimser bir örnek olarak gelebilir ama eğer bir mağara üzerinize çöktüyse ve elinizde bir kürek varsa ışığı görmek için var gücünüzle kazmaktan başka seçeneğiniz yoktur, o anda vücudunuzu veya kanamakta olan bir yerinizi düşünemezsiniz çünkü mevcut olan durum direkt olarak yaşamınızı tehdit etmektedir. Örnekte de olduğu gibi, insan belli fedakârlık ve zorluklar içinde acıyı hayatı ile bütünleştirmek zorundadır ki ileride onunla beraber bir yaşam sürebilsin ve onun getirebileceği pozitiflikleri idrak edebilsin.

Acıların temel kaynağı olarak, insanın sahiplenme güdüsünü sunmakta bir sakınca yoktur. Genel olarak -bilhassa günümüz sorunlarında- kaynaklar hep mevcudun kaybedilmesi sonucu ona duyulan hasret ve bozulan alışkanlıkların yarattıklarıdır. Acı ile barışmanın, güç duvarını örmenin tek bir kazancı vardır insana ve bu da tüm alışkanlıklardan arınıp, tüm sahiplenme güdüsünü bir kenara bırakıp acının sebeplerini bu iki kavramdan bağımsız şekilde idrak etmek ve aslında geriye kalanların yarattıklarının acıya sebep olduğu sanılan şeyden çok uzak olduğunu anlamaktır. Yine bir örnek verilirse, sevgilisinden ayrılan insan normal şartlarda sahip olduğu birini kaybetmekten ve alışkanlığı olan bir sürü davranışı sergileyememekten dolayı acı çeker. Eve kapanması da fazla yemesi de bozulan düzen yerine inşa edilmesi gereken düzenin daha fazla mutluluk vermek zorunda olmasıdır. Ancak gerçek olan şudur ki, bu durumda acı –üzülerek belirtiyorum ki- üstte yazılan sebeplerden kaynaklanmıyordur. Acının sebebi, insanın içindedir, onuru incinmiş, değer verdiği, güvendiği, hayatının bir sabiti olarak atadığı bir şey konusunda yanılmıştır. Acının tüm sebebi, özüne karşı yaşadığı mahcubiyettir ancak bunu anlaması için bahsedilen duvarı inşa etmesi gerekir. İnsan vardır bunu çok kısa zamanda başarır ve çok güçlü bir birey olur, insan vardır tüm hayatı o duvara tek bir tuğla koyamadan sanal acılar içinde sona erer.

Sonuca gelecek olursak, insan eğer bir acı ile karşı karşıyaysa, ona karşı zayıf olmadığını kanıtlama yarışına girmişse en önce bundan vazgeçmelidir, ilk yapması gereken budur. Çünkü hayat intikam alınacak gerçeklikler sunmaz, intikam denen tüm kavramlar bu hayatta tamamen düşsel durumlardır ve bunlardan uzak durmadıkça sanal bir dünya içerisinde kendi kendine devinip durur insan. İntikamla derdi olmayan gücü yerinde olup da ikinci kişilik yaratmayı seçip bütün acıyı ona havale ettiğine inananlar için de durum farklı değildir, gizledikleri kimlikleri hakikati bilir ve özle barışıktır çünkü özle beraber kavrulmaktadır, bu tarz süren bir yaşamda da içeri itilen varlık ile öz güç birliği edip bu durumun içine düşmüş insanı yiyip bitireceklerdir. Peki yapılabilecek nedir, doğru yol mu vardır bu işi çözmek için? Tabi ki hayır, insanın yapması gereken önce kim olduğunu, dünyada nerede durduğunu bilmektir. Bunun sonrasında, kendine söylediği yalanlara bir bakmalıdır, kendini nelerin arkasına sakladığından, hangi kuytu karanlık köşelerde kendini güvende hissettiğinden iyice emin olmalıdır ki o her noktaya ışığı götürebilsin. Bunları yapan insan yazının genelinde de belirttiğim gibi tek bir şey kazanacaktır, kocaman, üzerinde güzel bir resim olan duvar. Bundan sonrası kolaydır, belediye bir gün gelip kaçak inşaat diyerek o duvarı yıksa da usta işini bildikten sonra imar izni aramaz yeni duvar için.


Not: Kebaptan nefret ederim, mideme sancı damağıma yağ düşüren ağır bir yemektir kendisi. (Daha bugün tecrübe ile bir kez daha sabitlendi.)

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ne olacak şimdi?

Geçen gün birisi ile tanıştım, öyle entel veya özel birisi değil, sokaktan sen, ben gibi biri. Hepimiz kadar gerçek, hepimiz kadar acı dolu, hepimiz kadar zengin ve hepimiz kadar da mutlu biri. Yüzüne baktığımda aynaya bakmış gibi oldum, içimden nasılsın demek geldi, sordum. Teşekkür etti, biraz duraksadı güler bir yüzle iyiyim diyerek devam etti. Fark ediliyordu, verdiği cevabın ağzından bu kadar kolay çıkmasının sebebi, içinde bulunduğu huzurun neşe dolu ifadesinden çok ruhuna hiç değmeden çıkmasıydı. Üzerine gitmek istemedim, üsteleyip de rahatsız etmek istemedim çok yakın bulmuş olsam da kendime ne de olsa tanımıyordum onu. Başka bir konudan sohbet açarak biraz da onu mecbur bırakarak ahbaplığımızın ilerlemesini sağladım, bunu yapıyordum çünkü içimde karşı koyamadığım bir samimiyet vardı ona karşı. Ben samimi davrandıkça benden hiç esirgemediği gülücükleri daha da artıyor, daha da rahat ve bir o kadar da hayatı umursamazmış gibi cümlelerle ardı ardına kahkahaları patlatmaya devam e...

Kadın üstün ama üzülen, erkek ise kaba ve salak olandır

... “Benimle ölmeye var mısın?” dedi, Müjgan. “Ölmek mi? Bu kadar basit şeyleri mi paylaşacağız? Sen, ya sen ey o gözleri alev topu gibi parlayan genç kadın, ey sen kalbimde yeni denizler yaratan muhteşem varlık, sen benimle bir olmaya var mısın?” “Bir olmak? Bu ölmekten daha mı zor, daha mı anlamlı yani?” dedi, Müjgan. “Sen ki bana baharı getirmiş, sen ki bana çiçeklerin kokusunu öğretmiş yüce varlık, sen ki hayatın sıfatlarını benim görmemi sağlamış insan, nasıl oluyor da bunları göremiyorsun?” diye bir an parladı genç adam. “Bir de beni suçluyor musun, basitliğin yetmiyor, beni benimle ölebilecek kadar sevmediğini söyleyemediğin yetmiyor bir de beni mi suçluyorsun?” diye çıkıştı, Müjgan. Kelimeler faydasız, gözleri yaşlı doğruldu genç adam, “Özür dilerim sevgilim haklısın, anlayamadım, saçmaladım. Senin için ölüm bürünebileceğim en güzel halken ben nerelere kaydırdım zihnimi.” “Ama” dedi Müjgan, “Ama sen başta başka şeylerden bahsettin, sen beni sevmiyorsun.” “Yapma lütfen, a...

Deliler

Bir yaz akşamıydı, çantasını toplamış, odasının ışığı kapalı son defa postalarını kontrol ediyordu, bir kaç önemsediği insanın internetteki profillerine de son kez göz atıp elektronik dünya ile tüm bağlantısını kökünden bitirecekti. Düşündüğü gibi de oldu, ekranı usulca kapattı, kapağın üzerindeki yılların tozu ilk defa dikkatini çekmişti. Zaten hep böyle olmaz mı, tam vaz geçerken başka bir güzelliğini fark etmez misin bir şeylerin. Tişörtünün kolu ile şöyle bir aldı tozunu emektarın, öfkesi de biraz olsun yatışmıştı istemeden tüm hayatını içine sığdırdığı dostuna karşı. Ayağa kalktı, etrafı kolaçan etti, onlarca detay vardı daha önce gözüne çarpmayan, yaşamaya alıştığından, onlarla olmaya alıştığından dikkat etmediği ve zihninin istemsiz görmezden geldiği, bazılarını şöyle bir dokunarak yokladı, bazılarına hiç bulaşmadı bile, kitaplarından biri gözüne ilişti son olarak. Aldı, kapağına hafif bir dokunuş bıraktıktan sonra, aradan bir sayfa açıp okudu: "6-7 yaşlarında yalnızlık ne...