Ana içeriğe atla

Kurt ve Ada(m)

Akşamüstüydü, yavaş yavaş kararmaya başlamış, yağmura yüz tutmuş bir havanın pusu içerisinde yürüyordum. Daha öncesi hiç yokmuş gibiydi, işten çıkmış Taksim Meydan’ındaki çiçekçilerin yanından geçip dolmuşa binip evime gidecektim. O an biraz garipsesem de hiç sorgulamadım, İstanbul’da oluşumu da bir işte çalışmayı da. Zaten puslu hava yeterince karamsar yapmıştı beni, bir an önce eve gidip sorgulanacak ne varsa hepsi ile orada uğraşmayı istiyordum. Ortalığın sakinliğini de birkaç çiçekçiyi geçene kadar fark etmemiştim. Bir köpek uluması ile irkilip bir an üzerimdeki yorgunluktan sıyrılıp etrafıma baktığımda içimi bir korku kapladı. Çevrede hiç kimsenin olmadığını, soğuk bir rüzgârın biraz sonra başlayacak bir yağmuru müjdelediğini fark ettim ama esas büyük şoku camları talan edilmiş çiçekçileri gördüğümde yaşamıştım. Ne olmuştu Taksim’e, savaş mı çıkmıştı, izinsiz bir gösteri mi bu hale getirmişti etrafı? Yoksa bombalar can mı almıştı yine şehrin ortasında. İçinde bulunduğum absürt durumu bir kenara bırakıp çevrem için endişeye düşmüştüm o anda. Belki de hala kendimle ilgileniyordum, İstanbul’a yüklediğim sahiplik duygusu tetikliyordu hala tüm korkularımı. Dükkânlardaki hasarı anlamaya çalışıp bir tanesinin içerisine doğru yöneldim, içeride arkası dönük oturmuş birini fark ettim, seslenip neler olduğunu sordum:

“Merhaba, neler oldu burada, hiçbir şey duymadım, haberlerde de bir şey yoktu, siz iyi misiniz?”

Önce biraz homurdanıp yüzünü çevirmeden karamsar ve duyanı korkuya sürükleyen bir sesle cevap verdi, beyaz atleti kirden sararmış adam:

“Deli misin nesin, git buradan, akşam akşam canına mı susadın?”

Yaşadığım saçmalıkların yarattığı korku ile dolmuşa bindim. Dolmuş ilerlerken hangi semt dolmuşuna bindiğimi bile farkında değildim. Bir an korkuya kapıldım ve nereye gittiğimizi anlamak ve şoföre sormak için kafamı kaldırdım. Gerçi nereye gideceğimi de bilmiyordum.

Kafamı kaldırmamla yeni bir şok yaşadım. Taksim Meydan’ındaydım. Çiçekçilere yakındım. İşin daha kötüsü ortam daha puslu, bilincim daha kapalıydı ve ışık kaynağı olarak sadece dolunaya sahipti ortam. Korku ile irkildim, üzerimdeki takım elbise, elimdeki laptop çantası, Taksim Meydan’ı pardon terk edilmiş Taksim Meydan’ı ve ben. Artık anlam veremiyor ve içinde bulunduğum durumun yarattığı hislerden dolayı ıstırap çekiyordum. Kendi halime de ortama da hiçbir anlam yükleyemezken içimdeki korkuyu iki ile çarpan bir köpek uluması duyuldu. Bu gece ikinci defa aynı durumu yaşıyordum ve muhtemelen ortamın da gerginliği ile kontrolü kaybediyordum. Dolunay ve köpek uluması... Her şeyin beni korkuya sürüklediğini düşünmeniz pek normal, zaten hırlamaların büyüklüğüne rağmen ben de son ana kadar abarttığımı düşünüyordum. Ancak durum çok vahimdi. Hırıldamalar artıyordu.

Kendimi çiçekçilerin arkasına attım hızlı adımlarla. Ses beni takip ediyordu, bundan emindim. Yolun sonundayım gibi çaresiz bir ruh haline bürünmüştüm ki en son kendimi kaybetmeden sohbet ettiğim çiçekçinin kırık camları arasında bir ışık süzüldü. Köpek veya her ne ise o lanetli yaratık camdan içeri girdi ve muazzam hırıltılar ile bir şeyleri parçalamaya başladı. Korkudan delirecektim, kontrolümü kaybetmemek için çantamın sapını ısırmıştım ve hızlıca meydana doğru koşmaya karar verip harekete geçtim. Ama o hayvanın girdiği camın önünden geçmek zorundaydım. Tam bir adım kalmışken geçmeme hayvan camdan dışarı atladı. Boyu neredeyse benim kadar, aslan gibi kabarmış boz yelelerinden kan damlayan vahşi bir kurttu bu. Bir dişi 10 cm civarında olan hayvan bana yönelmeden önce kafasını kaldırdı ve ulumaya başladı. Bunu fırsat bilip tüm kudretimle çığlıklar atarak Taksim Meydanı’ndaki havuza attım kendimi.

Rahatlamıştım, çünkü artık kontrolden çıkacakken kurtulmuştum.  Uyuyakalmadan önce en son müzik çalarımın ekranında 3. Şarkısının çaldığını gördüğüm Ulver’in tüm şarkılarının adı “İnsan ve Kurt: Şarkı Numarası” şeklinde olan Nattens Madrigal albümü 5sn önce sona ermiş ve müzik çalarım uyku moduna geçiyordu.

Not: Hiç rüya görmeyen Ada’nın dün akşamki rüyasıdır. Tamamen gerçektir.
Not 2: Havuza atlayışımı görmeliydi tüm insanlık, ölüm korkusu çok başka.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ne olacak şimdi?

Geçen gün birisi ile tanıştım, öyle entel veya özel birisi değil, sokaktan sen, ben gibi biri. Hepimiz kadar gerçek, hepimiz kadar acı dolu, hepimiz kadar zengin ve hepimiz kadar da mutlu biri. Yüzüne baktığımda aynaya bakmış gibi oldum, içimden nasılsın demek geldi, sordum. Teşekkür etti, biraz duraksadı güler bir yüzle iyiyim diyerek devam etti. Fark ediliyordu, verdiği cevabın ağzından bu kadar kolay çıkmasının sebebi, içinde bulunduğu huzurun neşe dolu ifadesinden çok ruhuna hiç değmeden çıkmasıydı. Üzerine gitmek istemedim, üsteleyip de rahatsız etmek istemedim çok yakın bulmuş olsam da kendime ne de olsa tanımıyordum onu. Başka bir konudan sohbet açarak biraz da onu mecbur bırakarak ahbaplığımızın ilerlemesini sağladım, bunu yapıyordum çünkü içimde karşı koyamadığım bir samimiyet vardı ona karşı. Ben samimi davrandıkça benden hiç esirgemediği gülücükleri daha da artıyor, daha da rahat ve bir o kadar da hayatı umursamazmış gibi cümlelerle ardı ardına kahkahaları patlatmaya devam e...

Kadın üstün ama üzülen, erkek ise kaba ve salak olandır

... “Benimle ölmeye var mısın?” dedi, Müjgan. “Ölmek mi? Bu kadar basit şeyleri mi paylaşacağız? Sen, ya sen ey o gözleri alev topu gibi parlayan genç kadın, ey sen kalbimde yeni denizler yaratan muhteşem varlık, sen benimle bir olmaya var mısın?” “Bir olmak? Bu ölmekten daha mı zor, daha mı anlamlı yani?” dedi, Müjgan. “Sen ki bana baharı getirmiş, sen ki bana çiçeklerin kokusunu öğretmiş yüce varlık, sen ki hayatın sıfatlarını benim görmemi sağlamış insan, nasıl oluyor da bunları göremiyorsun?” diye bir an parladı genç adam. “Bir de beni suçluyor musun, basitliğin yetmiyor, beni benimle ölebilecek kadar sevmediğini söyleyemediğin yetmiyor bir de beni mi suçluyorsun?” diye çıkıştı, Müjgan. Kelimeler faydasız, gözleri yaşlı doğruldu genç adam, “Özür dilerim sevgilim haklısın, anlayamadım, saçmaladım. Senin için ölüm bürünebileceğim en güzel halken ben nerelere kaydırdım zihnimi.” “Ama” dedi Müjgan, “Ama sen başta başka şeylerden bahsettin, sen beni sevmiyorsun.” “Yapma lütfen, a...

Deliler

Bir yaz akşamıydı, çantasını toplamış, odasının ışığı kapalı son defa postalarını kontrol ediyordu, bir kaç önemsediği insanın internetteki profillerine de son kez göz atıp elektronik dünya ile tüm bağlantısını kökünden bitirecekti. Düşündüğü gibi de oldu, ekranı usulca kapattı, kapağın üzerindeki yılların tozu ilk defa dikkatini çekmişti. Zaten hep böyle olmaz mı, tam vaz geçerken başka bir güzelliğini fark etmez misin bir şeylerin. Tişörtünün kolu ile şöyle bir aldı tozunu emektarın, öfkesi de biraz olsun yatışmıştı istemeden tüm hayatını içine sığdırdığı dostuna karşı. Ayağa kalktı, etrafı kolaçan etti, onlarca detay vardı daha önce gözüne çarpmayan, yaşamaya alıştığından, onlarla olmaya alıştığından dikkat etmediği ve zihninin istemsiz görmezden geldiği, bazılarını şöyle bir dokunarak yokladı, bazılarına hiç bulaşmadı bile, kitaplarından biri gözüne ilişti son olarak. Aldı, kapağına hafif bir dokunuş bıraktıktan sonra, aradan bir sayfa açıp okudu: "6-7 yaşlarında yalnızlık ne...