Ağaçların dallarında kuşlar cıvıldıyor, kanatlarındaki özgürlüğün türküsünü anlatır gibi, yoldan bir kedi geçiyor, eteklerine çamur bulaşmasından korkan bir kadın endamı ile karların üzerine basarak. Yaşlı bir adam, elinde ekmeği, sanki bacakları yeni bir fidanın ki kadar korkak ama bir çınarınki kadar da derin köklermiş gibi adımlıyor kaldırımı. Soğuk vuruyor özüne insanın, yalnızlığı çağırırcasına; gün doğup, batıyor, hayatlar yeşeriyor, tükeniyor, zaman geçiyor. Bir camın arkasından sokağı izlemek gibi yaşıyor insan, hayatı. Bazen camını aralayıp soğutkan yiyecek bulamamış bir serçeye ekmek kırıntıları veriyor bazen de yalnızlığını bozan bir selamla camdaki yansımasında gülümsemeyi keşfediyor. Kimisi gerçekten dört duvarın içinde bir ömür yaşayıp gidiyor, kimisi dünyayı kendine dört duvar belliyor. Bazısına bu da yetmiyor evreni kendine duvar görüyor ama sonuçta sonsuzluk, hiçlik asla insanın gerçeklerinde yer almıyor. Nereden bakarsa baksın, insan bir düzenin içerisinde, benzer senaryolarla dönüyor. En farklı yaşayan da bile en sıradanın görüntüsü istem dışı olarak her zaman yer alıyor. Ying-yang gibi kendi içinde devinip duruyor kısaca insan. Şekiller değişse de, denge hep sabit kalıyor, sosyalleşende yalnızlık, yalnızlık çekende sosyallik hasreti yeşeriyor ve sonuç kaçınılmaz olarak dengeye kavuşmak oluyor. Tüm güçler aynı merkezden çıkıyor da insanlar bunları yorumlarken o gücü çıkışından beri dağıttıkları gibi yorumlaması sırasında da birkez daha dağıtıyorlar. İnsan her zaman özgüveni yüksek olduğunda dışın ilgisini çekiyor. Özgüven dediğimiz aslında kendine odaklanmak, kendini farkında olmaktan başka birşey değil. Bu durumda insan kendisini tanıyıp, kendisi ile zaman geçirdikçe yani yalnızlaştıkça kendine olan güveni artıyor, bunun sonucu olarak da girdiği ortamlarda bu gücün meyvelerini topluyor. Tam tersi uçtan bakacak olursak, sürekli sosyal olan ve düzenlerin içinde yer alan insan da kendine olan odağı kaybedip, çevreye fazla odaklandığından, meşguliyeti tamamen dışa olduğundan, dış çevre tarafından elde edilmiş kabul ediliyor ve sıradanlaşıyor. Bunun sonucu olarak da mecburiyetten o çevreden uzaklaşmak zorunda kalıyor ve kendini tekrar bakıma alıp, özgüven onarımı gerçekleştiriyor. Bu döngü içerisinde gidip gelen insan, bazen önceden elde ettiğinden daha kötü bir ortamda olduğunu da düşünebiliyor, tabiki bazen de çok daha iyilerine sahip olduğunu da ama nihayetinde gerçek olan tek birşey var ki bu döngü içerisinde insanın zaman kaybettiği ve tecrübelerle gelen erdem duygusunun diyeti olarak ömrünü verdiği.
Bazıları var, sosyallik ve yalnızlık tanımlarını bilmiyorlar. Hem sosyal oluyorlar hem de yalnız. İnsanların içerisinde kaybolup, kendi kendilerine kalınca da cümbüşü yaşıyorlar. Bu insanlarınki de denge ama başka bir denge şüphesiz ki, aldıkları gücün kaynağı normal insanınkinden farksız ama şüphesiz ki kullanımları farklı. Bu fark öyle ciddi ki toplum içinde sıradanlaşmaktan uzak oldukları gibi yalnızlıklarında da özgüven her zaman bir adım ileri giderek ilerliyor. Bu insanların yaptıkları aslında çok basit, toplumun onları yalnızlığa itip, kendi içlerinde savaşa sokup gelişmelerini sağlamasını beklemeden toplumun içerisindeyken bile gelişiyorlar. Kendi kendilerineyken topladıkları gücü, toplumun içerisine girdiklerinde de devamlı olarak geliştiriyorlar. Tabiki onlar da zaman zaman odaklarını kaybediyor, hata yapıyorlar ama bunu hemen fark edip kendilerini daha toplumun onları dışlamasına izin vermeden topluyorlar ve kaldıkları yerden o toplumda sıradanlık tanımlarına uymayan yapıları içerisinde devam ediyorlar. Bu istisnai grubu gerçek insanlar olarak nitelendirirsek, insan sandığımız büyük bir kısım daha dünyayla mücadeleye girişme aşamasına hiç bulaşmadan, kendi kendini bulma aşamasındayken, ömrünü tüketip toprakla kucaklaşıyor. Bu acı gerçeği ister 10 metrekare bir odada fark etsin, isterse bütün dünyada sözü geçen, ulaşmadık coğrafyası kalmayan bir kişi olarak fark etsin; şüphesiz ki durup düşünmesi gereken konu, sokaktaki serçelerin şarkısı, kedinin endamı ve yaşlı adamın bilgeliği mi yoksa onları gözlemleyen insanın tükettikleri mi kendi gerçekleri, sorusudur. Hangileri bu hayatın bize sundukları?