...
“Benimle ölmeye var mısın?” dedi, Müjgan.
“Ölmek mi? Bu kadar basit şeyleri mi paylaşacağız? Sen, ya sen ey o gözleri alev topu gibi parlayan genç kadın, ey sen kalbimde yeni denizler yaratan muhteşem varlık, sen benimle bir olmaya var mısın?”
“Bir olmak? Bu ölmekten daha mı zor, daha mı anlamlı yani?” dedi, Müjgan.
“Sen ki bana baharı getirmiş, sen ki bana çiçeklerin kokusunu öğretmiş yüce varlık, sen ki hayatın sıfatlarını benim görmemi sağlamış insan, nasıl oluyor da bunları göremiyorsun?” diye bir an parladı genç adam.
“Bir de beni suçluyor musun, basitliğin yetmiyor, beni benimle ölebilecek kadar sevmediğini söyleyemediğin yetmiyor bir de beni mi suçluyorsun?” diye çıkıştı, Müjgan.
Kelimeler faydasız, gözleri yaşlı doğruldu genç adam, “Özür dilerim sevgilim haklısın, anlayamadım, saçmaladım. Senin için ölüm bürünebileceğim en güzel halken ben nerelere kaydırdım zihnimi.”
“Ama” dedi Müjgan, “Ama sen başta başka şeylerden bahsettin, sen beni sevmiyorsun.”
“Yapma lütfen, anlayamadım, bilemedim ciddiyetini, seni sevmez olur muyum? Fark etmiyor musun gözlerimdeki parıltıyı? Sana bakarken bedenime dolan huzuru hissetmiyor musun?”
“Bunlar hep laf ama, senin bütün yaptıkların hep lafta kalıyor, ben hiç göremiyorum bunları.” diye çıkıştı Müjgan,
“Oh yavrum haklısın, ben man kafanın biriyim, fazlaca bencillik yapıp seni ihmal ediyorum, sürprizlerle, çiçeklerle donatmam gerekirken aşkımızı, ben sürekli ahmakça cümleler kuruyorum. Ruhtan, özden bahsederek geçiştiriyorum, çok haklısın.”
Eğildi yavaşça Müjgan, fazla yüklendiğini düşündü belki de bir an belki de yaşadığı hayal kırılığıydı bu tavrı takınmasına sebep olan, içindeki kadınsı duyguları doyuramayan bu adamın yarattığı öfkeydi belki, zihnindekilerden uzaklaşmak istercesine elindeki bez parçasını örer gibi çevirmeye başladı. Delikanlı, bir yanda anlaşılmamanın acısı, diğer yanda sevgilisinden duyduklarının hayal kırıklığıyla çaresizce aşkına sığındı. Tek yapabileceği, tek destek alabileceği buydu zaten. Ne kendini anlatabiliyor, ne karşı tarafı tatmin edebiliyor, ne de maneviyatın maddiyata üstün geldiği sevgi, aşk denen kavramı doyasıya yaşayabiliyordu...