Binbir heceden oluşmuş binbir gece masalı gibidir aşk. İnsanın kalbinden başlayıp şehvetle tutuşan kasıklarına kadar dolan kandır. Olgunlaşmamış, yaşlandırılmamış zihinlerin, saflıklar denizinde yüzdüğü, gözlerin görme yetisini unuttuğu, dudakların tek hecelik bir dille ahenklendiği, baharın ilk ve en güzel çiçekleridir aşk. Tecrübelerin işlemediği, heyecanların çocukluktan geldiği, karşı tarafın benlikle örtüştüğü, kalbin söz dinlemediği bu zamanlar, insan için ifadesiz bir o kadar da ölümsüz ve benzersizdir. Doğası gereği yaşantısının her alanında tüketmek zorunda olan insanın elinde tuttuğu dinamitin fitilini ateşlemesidir bir başka değişle aşk. Dudaklardaki şehvet, ellerdeki tutku ile ilerlemeye başlayan fitil tüketimi, nihayetlendiği noktada aşk da patlamasını yaşar. Bedenler birleşir, gizler ortadan kalkar ve artık aşk son noktasındadır. Çift yüzlü bir madalyon gibidir tam bu noktada aşk, bir tarafında herşeyin doruklarını yaşayan ben’in bitmek tükenmek bilmeyen hazları, diğer tarafında da ölmekte olan aşkın matemini taşıyan ruhun son çırpınışları vardır. Bu patlamadan sonra ister ideal bir anlayış ve hoşgörü ile sevgi var edilsin, isterse ihanet veya bıkkınlıkla yol değiştirilsin, insanın gerçekten keşfetmek istediği şeyin fitilin yanma süreci olacağı su götürmez bir gerçektir. Sonuç olarak aşkın tanımını tek satırda açıklamak gibi bir cehalete düşecek olursak, tecrübe edilmemişin hazlarla kurduğu bağlantının gizemli koridorlarında ilerlerken geçen süredir (yaşanmışlıklardır) bir başka değişle peynirini arayan farenin labirentin o son noktasına ulaşmak için harcadığı süredir. Kısacası aşk asla gerçekler ve şeffaflıklar üzerinde yaşanamayacağı gibi, mantıklı ve gözleme de dayandıralamayacaktır. Her zaman beklenmedik anların, beklenmedik sahnelerinde, beklenmedik performansları ile önplana çıkan tek gerçek yıldızı o olacaktır ve o, kudreti ile her zaman insan üzerinde kontrolsüzleşmenin ana kaynağı olmaya, hazzın olduğu kadar zayıflıkların ve benlik kaybının da ana elementi olmaya sonsuza kadar devam edecektir. Bu yüzdendir ki, aşkı anlamaya kalkmak veya onun üzerinden hayatı sorgulamak insanı her zaman yanlışa ulaştıracağı gibi boş bir çaba olduğundan, zaman kaybını ve gereksiz acıları da yanında getirecektir.
Geçen gün birisi ile tanıştım, öyle entel veya özel birisi değil, sokaktan sen, ben gibi biri. Hepimiz kadar gerçek, hepimiz kadar acı dolu, hepimiz kadar zengin ve hepimiz kadar da mutlu biri. Yüzüne baktığımda aynaya bakmış gibi oldum, içimden nasılsın demek geldi, sordum. Teşekkür etti, biraz duraksadı güler bir yüzle iyiyim diyerek devam etti. Fark ediliyordu, verdiği cevabın ağzından bu kadar kolay çıkmasının sebebi, içinde bulunduğu huzurun neşe dolu ifadesinden çok ruhuna hiç değmeden çıkmasıydı. Üzerine gitmek istemedim, üsteleyip de rahatsız etmek istemedim çok yakın bulmuş olsam da kendime ne de olsa tanımıyordum onu. Başka bir konudan sohbet açarak biraz da onu mecbur bırakarak ahbaplığımızın ilerlemesini sağladım, bunu yapıyordum çünkü içimde karşı koyamadığım bir samimiyet vardı ona karşı. Ben samimi davrandıkça benden hiç esirgemediği gülücükleri daha da artıyor, daha da rahat ve bir o kadar da hayatı umursamazmış gibi cümlelerle ardı ardına kahkahaları patlatmaya devam e...
