Ana içeriğe atla

Steve Jobs: The Imitator

Kendi tasarladığı dünyası ile Steve Jobs,
şekilde bile kusursuza yakın bir seçim.
Birçokları için dünya tanrının yarattığı bir yerdir ve çok büyük ihtimalle de bu gerçektir. İnsanlar içine doğdukları bu dünyayı seçme şansına sahip değildirler. Ancak büyüdükçe, adaptasyon sürecini tamamladıkça, onu esnetmeye veya kendilerine uydurmaya çalışırlar. Kendilerinin üretmedikleri bir şey olan dünyayı kavramak ve ona hükmetmek kolay değildir. Çok büyük, karmaşık düzenlerin eşzamanlı olarak gerçekleşip sonlandığı bir yer olan dünya insana çok fazla seçenek bırakmaz. Zaten genelde insanlar yaygın olarak teslim olup içinde yaşama seçeneğini kabul ederler. Bazıları ise tamamen farklı bir işe odaklanır, devlet kurmak, kolonileşmek veya başka bir sistematik geliştirmek. Sonuç olarak şunu yaparlar, ömürleri ve kapasiteleri bakımından hakim olmalarının imkansız olduğu dünyanın içerisine kendi tasarladıkları bir dünya kurarlar. Aslında genel olarak tüm insanlar bunu yaparlar ancak bu üstte bahsedilenler gibi bazıları bu dünyaları biraz daha farklı tasarlarlar, hem idrak yeteneklerindeki yükseklik hem de yetinememe duygusu ile mükemmel olarak nitelendirilebilecek olan dünya düzenine en yakın çizgiyi ararlar ve tasarımlarını tamamladıklarında sadece kendileri değil, arayış içinde olup da tasarım becerisinden yoksun olan insanları da peşlerine takarlar. Ve sonuçta yarattıkları sanal veya kopya düzen ya da dünya ile gerçek dünya içerisinde kendisi gibi olanlara özel bir yeni dünya sunarlar.

Steve Jobs da bunu en iyi yapan insanlardan biriydi. Dehalığını ve idrak kapasitesini, daha önce bir insan tarafından modellenmemiş şeyleri (bkz. kişisel bilgisayar ve tarihçesi) üretmesinden ve yetinememe durumunun boyutlarını da, yaptıkları ile en üst noktaya ulaşmasından, standartları, eğilimleri takip etmesi değil yaratmasından da anlayabiliriz. Buna ek olarak "Yaşadığın her güne son gününmüş gibi bak, bir gün muhakkak haklı çıkacaksın" sözünden yola çıkarak söylediği "Her sabah kalktığımda aynanın karşısında kendime şu soruyu sordum: Bugün hayatımın son günü olsa, yaptığım işi yapmak ister miydim? Çoğu zaman cevabım hayır oldu, bir şeyleri değiştirmeye ihtiyacım vardı." sözü ile de yetinememe olgusunun boyutlarını da çok kolay sağlamlaştırabiliriz. Eh bu iki olgu bir araya gelince, bu işin virtüözü olmak için doğmuş bir insana tek bir şey kalmıştı, tanrıyı taklit etmek ve onun dünyasının içerisinde kendi dünyasını yaratmak. Öyle bir yoldur ki bu, insan koşmadan duramaz, bırakın uyumayı yavaşlamayı bile kabul edemezsiniz bu düzen içinde, çünkü insanlar ancak mükemmele inanırlar ve ancak kusursuzun içerisinde yer almak isterler. O da bunu yaptı, durmadı, koştu, tasarladı ve tasarladıklarını insanların bir açık bulup da eleştiremeyeceği veya reddedemeyeceği şekilde pazarladı. Sonuç mu? Şuan göçüp gittiği dünyanın içerisinde belki de herkesin yarattığından daha büyük bir sanal veya kişisel dünya, devlet yaratarak gitti. Durumu kendimizden bir örnekle anlayabiliriz sanırım en güzel: Osmanlı İmparatorluğu'nun büyüklüğünü fiziksel oluşu itibari ile idrak edip, hayran olanlar o kadar net ve kanlı bir şekilde gözükmese de bir baksınlar, Apple İmparatorluğu'nun boyutlarına.

Son söz, kişisel olarak örnek aldığım ve deha saydığım birisi olsa da, dönemin silahları olduğu için mecbur olarak sömürgecilik ve kapitalizm silahları ile insan ihtiyaçlarına saldırdığından ve insanın içindeki vahşiliği sonuna kadar ortaya çıkarttığından dolayı oldu olası eleştirmişimdir kendisini ancak bildiğim tek bir şey var, dehalar böyledir, acıyamazlar ve ahlak yasalarına uyamazlar, onlar tasarımla meşguldür ve kimseyi de zorlamazlar. Zaten daha önceki dehalar da aynılarını yapmadılar mı?

Bir piyon olacak bile olsam, bir hayalin içerisinde bizde umutlar yeşermesinde oynadığı rol için kendisine teşekkürü borç bilir, naçizane bu yazı ile de anarım efendim. 

Saygılar.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ne olacak şimdi?

Geçen gün birisi ile tanıştım, öyle entel veya özel birisi değil, sokaktan sen, ben gibi biri. Hepimiz kadar gerçek, hepimiz kadar acı dolu, hepimiz kadar zengin ve hepimiz kadar da mutlu biri. Yüzüne baktığımda aynaya bakmış gibi oldum, içimden nasılsın demek geldi, sordum. Teşekkür etti, biraz duraksadı güler bir yüzle iyiyim diyerek devam etti. Fark ediliyordu, verdiği cevabın ağzından bu kadar kolay çıkmasının sebebi, içinde bulunduğu huzurun neşe dolu ifadesinden çok ruhuna hiç değmeden çıkmasıydı. Üzerine gitmek istemedim, üsteleyip de rahatsız etmek istemedim çok yakın bulmuş olsam da kendime ne de olsa tanımıyordum onu. Başka bir konudan sohbet açarak biraz da onu mecbur bırakarak ahbaplığımızın ilerlemesini sağladım, bunu yapıyordum çünkü içimde karşı koyamadığım bir samimiyet vardı ona karşı. Ben samimi davrandıkça benden hiç esirgemediği gülücükleri daha da artıyor, daha da rahat ve bir o kadar da hayatı umursamazmış gibi cümlelerle ardı ardına kahkahaları patlatmaya devam e...

Kadın üstün ama üzülen, erkek ise kaba ve salak olandır

... “Benimle ölmeye var mısın?” dedi, Müjgan. “Ölmek mi? Bu kadar basit şeyleri mi paylaşacağız? Sen, ya sen ey o gözleri alev topu gibi parlayan genç kadın, ey sen kalbimde yeni denizler yaratan muhteşem varlık, sen benimle bir olmaya var mısın?” “Bir olmak? Bu ölmekten daha mı zor, daha mı anlamlı yani?” dedi, Müjgan. “Sen ki bana baharı getirmiş, sen ki bana çiçeklerin kokusunu öğretmiş yüce varlık, sen ki hayatın sıfatlarını benim görmemi sağlamış insan, nasıl oluyor da bunları göremiyorsun?” diye bir an parladı genç adam. “Bir de beni suçluyor musun, basitliğin yetmiyor, beni benimle ölebilecek kadar sevmediğini söyleyemediğin yetmiyor bir de beni mi suçluyorsun?” diye çıkıştı, Müjgan. Kelimeler faydasız, gözleri yaşlı doğruldu genç adam, “Özür dilerim sevgilim haklısın, anlayamadım, saçmaladım. Senin için ölüm bürünebileceğim en güzel halken ben nerelere kaydırdım zihnimi.” “Ama” dedi Müjgan, “Ama sen başta başka şeylerden bahsettin, sen beni sevmiyorsun.” “Yapma lütfen, a...

Deliler

Bir yaz akşamıydı, çantasını toplamış, odasının ışığı kapalı son defa postalarını kontrol ediyordu, bir kaç önemsediği insanın internetteki profillerine de son kez göz atıp elektronik dünya ile tüm bağlantısını kökünden bitirecekti. Düşündüğü gibi de oldu, ekranı usulca kapattı, kapağın üzerindeki yılların tozu ilk defa dikkatini çekmişti. Zaten hep böyle olmaz mı, tam vaz geçerken başka bir güzelliğini fark etmez misin bir şeylerin. Tişörtünün kolu ile şöyle bir aldı tozunu emektarın, öfkesi de biraz olsun yatışmıştı istemeden tüm hayatını içine sığdırdığı dostuna karşı. Ayağa kalktı, etrafı kolaçan etti, onlarca detay vardı daha önce gözüne çarpmayan, yaşamaya alıştığından, onlarla olmaya alıştığından dikkat etmediği ve zihninin istemsiz görmezden geldiği, bazılarını şöyle bir dokunarak yokladı, bazılarına hiç bulaşmadı bile, kitaplarından biri gözüne ilişti son olarak. Aldı, kapağına hafif bir dokunuş bıraktıktan sonra, aradan bir sayfa açıp okudu: "6-7 yaşlarında yalnızlık ne...