Gözlerine baktığımda daha önce hiç hissetmediğim bir şey hissediyorum, bunu daha önce hiç kimseye karşı hissetmemiştim, tarzında bir cümle ile başlar insanın aşk macerası beyninde. İnce kıvrımlardan geçerken düşünceler, dile bu kelimelerin dökülmesini emrederler. Sonra bir körlük perdesidir, iner insanın gözüne. Normalde ne kadar ince eleyen, sık dokuyan, insanları bin bir farklı açıdan yargılayıp beğenmeyen bir karakteri olursa olsun, insanın aşığım diye etiketlediği kişide kusurlar görünmez olur. Zaten aşkı oluşturan beyin, bedeni görünmez kılar. Durum, karşıdaki âşık olunan insandan çok, aşkın yarattığı sanal gerçekliktir.
-Cinsiyet de aşk için önemsizdir
Diğer bir açıdan, aşk herkesin başına gelen bir hadise değildir, bazen de farklı aşklar olur insanların hayatlarında. Hemcinsine âşık olmak da bunların en sık rastlanılanlarından birisidir aslında. Karşı cinse ilgi duyması gerektiği gerçeği içgüdüsel ve toplumsal olarak bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde beynine işletilen insan, yaşadığı yanlış tercihler veya uyumsuz kararlar sonrasında oluşan kötü deneyimlerinden dolayı ister istemez karşı cinse olan ilgisini kaybedebilir. Bu sık rastlanıldığı gibi, gayet normal de bir durumdur. Ancak bu noktada belirtmek isterim ki burada bedensel olarak yönelişten çok ruhsal bir yönelişten söz ediyorum ben. Duygusal yöneliş ile cinsel yöneliş arasındaki farkı açıklamak gerekirse; bedensel olarak karşı cinse yöneliş genelde çocukluk yaşlarında bilinçsiz cinsellik zamanlarının çocuğun beyninde dolandığı sıralarda cinsel hazzı ilk keşfettiği cinse yönelmesi ve bunu ne kadar bastırabilip bastıramadığı ile alakalıdır doğrudan. Yani demek istediğim, çocukluk yıllarında cinsel hazzı bir erkekte yakalayan bir erkek bireyin, hemcins bedenlere ilgi duyması gayet tabidir ancak aşk söz konusu olduğunda durum bu paragrafın başında bahsettiğim şekilde işlemektedir. Burada açıklamak istediğim durumlar aslında cinsel tercihlere göre aşkın gerçekçilik kazanmadığı veya onu kaybetmediğidir. Aşk tamamen, cinsiyetten bağımsız olarak düşünceler bazında insanın alt koridorlarında oluşan bir yönlendirmedir.
-Aşkı bedenle ilişkilendiren ve kendinden çıkıp karşı cinse yönlendiren “hayattır”
Hayat, insanın kontrol edebildiklerinin dışında kalan her şeydir. Bir diğer açıdan bakacak olursak, gücünün yettiğince beyninde yorumlayıp, geliştirebildiği üretimlerin olduğu küçük odayı saymazsak hayat insan için her şeydir. Tabii ki eğer birey, o odanın ciddiyetini kavramışsa hayatın aynı zamanda kendisi nezdinde hiçbir şey olduğunu anlaması da çok güç değildir. Aslında aşkla ilgili üretilen gerçeklik olgusu da işte tam bu noktada insandan ayrılmaktadır, insanın âşık olabileceği çok fazla şey varmış gibi görünür ancak çok fazla seçeneği yoktur bu konuda. İlk seçecek genelde herkesin tercih ettiği hayatın içerisinden bir şey bulup ona âşık olmaktır. Bir ağaç, resim, müzik, ünlü bir kişi, bir yaprak, mevsim veya bir kadın olması kaçınılmazdır. Hayatın sundukları arasında seçim yapma durumu tamamen hayal gücü ile sınırlıdır. Oysaki ikinci seçeneği ele aldığımızda tek bir alternatif kalır insan için, o da üretim yapan kazan dairesinin gerçek olarak idrak edebildiği tek şey olan kendisidir. İnsan eğer kavrayabilir ve anlayabilirse, aslında gerçek aşkı yaşayabileceği tek nokta başlangıcı olan kendisidir. Zaten her hakikat içerisinden geçtiği süreç ne olursa olsun başladığı noktada son bulmak zorundadır.
-Doğru aşk kendini keşfetmektir
Biraz daha konumuz olan aşka dönecek olursak, aslında hayat veya kendisi, neye inandığı veya bağlandığı önemli olmaksızın, insan aşk kavramı içerisinde kendisini keşfeder. Bastırdığı, korktuğu ve hayalinde düşlediği dünyayı yaşamak ister ve zaten bu yüzden âşık olur. Hayatın içerisinden bir obje bulur kendisine veya bir insan ve buna bağlanır, tutku duyar, çünkü onu hak etmek ister. Ona layık olduğuna kendisi inanmalıdır öncelikle, daha sonrası da bununla paralel gelişecektir zaten. Her âşık olunan aşığını kahramanı olarak görmek isterken, her âşık da sevdiğinin kahramanı olarak yaşamaya çalışacaktır. Zaten başarılı bir aşk bu denge sağlandığı sürece düzgün bir şekilde hayatını sürdürebilir. Öte yandan, kahramanlaşmanın yanı sıra, aşkın getirdiği özgüven ile, aşık olan istemsiz olarak karşı tarafta kendini bulmaya başlayacaktır. Onu gördüğü zamanlarda aynaya baktığını düşünen ve aynanın önünde kendisini yeni keşfetmeye başlayan bir çocuk gibi zaman geçirecektir. Yeri gelecek çocuklaşacak, yeri gelecek yıllardır insanlar tarafından garipseneceği için kimseye gösteremediği bir gizlisini ona açacak ve yeri gelecek kafasında en saçma ama en samimi olduğuna inandığı fikirleri ona anlatacaktır. Bu sürecin tamamı, bireyin karşıdaki vücut, düşünce ve olgudan bağımsız olarak kendisini keşfetme süreci olarak geçecektir ve sonlanması da zaten bu kör gözlere artık tahammül edemez hale gelen sevilenin isyanı ile olacaktır. O yüzden ki insanlar arasında gelişen aşklarda hep hüsran daha fazladır.
Durumu özetlemek gerekirse, aşk bedenlerden bağımsız bir şekilde insanın tek hükmedebildiği, zihninin en gizli odalarında gerçekleşen ama insan bu kontrolü fark edemediği için her zaman en istem dışı ve karambole gelişen durum olarak nitelendirdiği, cinsiyet kavramından çok uzakta, tamamen saflıklar içerisinde doğan ve tüm ömrünü bireyin bilinçli veya hayati kavramlar içerisinde kendisini keşfetmesinden ibaret olan bir olgu olarak hayattaki yerini alır. Birçoklarının da dediği gibi, aşk anlaması imkânsız ama insanın başına gelen en gerçek ve en güzel şeydir. Bu tamamen doğrudur çünkü insan gerçekleri üretebildiği o noktaya hayatında çok az defa bu kadar samimiyetle yaklaşabilir, aşk bunun en kolay yoludur, her kime besleniyor olursa olsun.
-Doğru aşk kendini keşfetmektir
Biraz daha konumuz olan aşka dönecek olursak, aslında hayat veya kendisi, neye inandığı veya bağlandığı önemli olmaksızın, insan aşk kavramı içerisinde kendisini keşfeder. Bastırdığı, korktuğu ve hayalinde düşlediği dünyayı yaşamak ister ve zaten bu yüzden âşık olur. Hayatın içerisinden bir obje bulur kendisine veya bir insan ve buna bağlanır, tutku duyar, çünkü onu hak etmek ister. Ona layık olduğuna kendisi inanmalıdır öncelikle, daha sonrası da bununla paralel gelişecektir zaten. Her âşık olunan aşığını kahramanı olarak görmek isterken, her âşık da sevdiğinin kahramanı olarak yaşamaya çalışacaktır. Zaten başarılı bir aşk bu denge sağlandığı sürece düzgün bir şekilde hayatını sürdürebilir. Öte yandan, kahramanlaşmanın yanı sıra, aşkın getirdiği özgüven ile, aşık olan istemsiz olarak karşı tarafta kendini bulmaya başlayacaktır. Onu gördüğü zamanlarda aynaya baktığını düşünen ve aynanın önünde kendisini yeni keşfetmeye başlayan bir çocuk gibi zaman geçirecektir. Yeri gelecek çocuklaşacak, yeri gelecek yıllardır insanlar tarafından garipseneceği için kimseye gösteremediği bir gizlisini ona açacak ve yeri gelecek kafasında en saçma ama en samimi olduğuna inandığı fikirleri ona anlatacaktır. Bu sürecin tamamı, bireyin karşıdaki vücut, düşünce ve olgudan bağımsız olarak kendisini keşfetme süreci olarak geçecektir ve sonlanması da zaten bu kör gözlere artık tahammül edemez hale gelen sevilenin isyanı ile olacaktır. O yüzden ki insanlar arasında gelişen aşklarda hep hüsran daha fazladır.
Durumu özetlemek gerekirse, aşk bedenlerden bağımsız bir şekilde insanın tek hükmedebildiği, zihninin en gizli odalarında gerçekleşen ama insan bu kontrolü fark edemediği için her zaman en istem dışı ve karambole gelişen durum olarak nitelendirdiği, cinsiyet kavramından çok uzakta, tamamen saflıklar içerisinde doğan ve tüm ömrünü bireyin bilinçli veya hayati kavramlar içerisinde kendisini keşfetmesinden ibaret olan bir olgu olarak hayattaki yerini alır. Birçoklarının da dediği gibi, aşk anlaması imkânsız ama insanın başına gelen en gerçek ve en güzel şeydir. Bu tamamen doğrudur çünkü insan gerçekleri üretebildiği o noktaya hayatında çok az defa bu kadar samimiyetle yaklaşabilir, aşk bunun en kolay yoludur, her kime besleniyor olursa olsun.