Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mart, 2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Jacob's Ladder

Jacob's Ladder, Tevrat'ı oluşturan 5 kitabın ilki olan Tekvin'de yer alan bir kavramdır, anlamı da Müslüman'lara göre peygamber, İbrani'lere göre din büyüğü ve ataları Yakup'un rüyasında gördüğü cennete uzanan, etrafında meleklerin olduğu bir merdivendir. Ben çok film izlemem, çok film bilmem de zaten, film kültürüm de yoktur benim, aşırı şiddet içeren, etlerin havada uçuştuğu, genelde insanlığın vahşetini direkt olarak onları parçalayarak anlatan veya başrollerin deli olduğu filmlere düşkünümdür. Kısacası insanların ne iğrenç, saçma dediği; benim ise üzerine dakikalarca bazen günlerce düşünmeme sebep olan, çoğu saçma sapan yamyam filmi olmaktan öte anlamlar taşıyan, birçok insan halini çok farklı bir gözle açıkça ortaya seren, Marquis de Sade'ın açtığı yolda koşarak ilerleyen filmlerden oluşur tüm bildiklerim. Bu yüzden, şuan bir film üzerine yazıyor olmam da çok büyük bir hatadır aslında ama dayanamadım, çok fazla korumasız bıraktı bu film düşlerimi. Asl...

İnsanlar

Dışarda olmaktan korkan, küçük mahzenlerine sıkışmış insanlar. Soğuk, kederli, karanlık ve puslu bir dünyada sanki aşırı hassas ve en ufak bir mikropta ölme ihtimali olan bir bebek gibi saklanan insanlar. Sanki hayatın aktığını farkında değillermiş gibi, tek bir odada ömür dolduran insanlar. Hepsi soğukta, hepsi yalnızlıkta, bazıları birkaç satır hikaye, bazıları bir kaç nota ile gülümseyen, kendilerine kendi yöntemleri ile bakan, dünya olarak yalnız kendilerini gören uzak bedenler. Hastalıklı organizmanın olgunlaşmış halleri. Sosyalliği anormallik olarak gören, kendini aynaya baktığında beğenmeyen ama bununla ayrı bir mutluluk yaşamayı başaran insanlar. Yalnızlıklarında, ezberledikleri evlerinde huzur bulan, orada kral gibi davranan ve aynen bu ufak evlerinde sağladıkları hakimiyet gibi çevrelerinde de hakimiyet sağlamak isteyen bir beyne sahip olan ve bu yüzden kaçan, herşeyi minizime edip, kontrolde tutmaya çalışan insanlar. Hataya gerçekten kızan, boş lafı, geyiği zaman kaybı gören...
Ben anlayamıyorum blog, herşeyi az çok anlıyor, idrak ediyor bir türlü yaşamayı başarıyorum da ben insanları anlayamıyorum blog, n'olacak böyle hiç bilmiyorum, salak olduğumu da kabul etmiyorlar, kendi halime de bırakmıyorlar. Farkında değiller biliyorum ama fark ettirmek için daha ne yapabilirim blog, eskidendi o elinden tutup da yol yordam gösterelim çocuk öğrensin ayakları, ben eski usülü de denedim blog olmuyor. Bu doğru diyorsun hı hı diyorlar iki gün sonra koşarak geliyorlar, bak bu eğri diyorlar, bu kadar etkisizsem uzak dururum diyorum demek ki salağım ben fark edemiyorum eğriliği diyorum, yok efendim diyorlar sen değilsin salak olan benim, yahu blog kim ne bana ne, benim tek istediğim var bir insan beni anlamaya uğraşıyorsa önce kendisini gerçekten anlasın, bunu yapamayanın benimle uğraşmasına deli oluyorum, insanlar onlara çocuk diyor, çoğu onları ciddiye bile almıyor ama aslında yüzünlerine hepsi benden çok gülüyor, onları hiç azarlamıyorlar. Sonuç ne oluyor blog, çanak ...

Ters Olgunun Ters Algısı

Neden herkes mutluluklarını en yüksek hazda yaşamak isterken acılarından bir anda kurtulmak ister? Hayat denen süreçte mutluluklar olduğu kadar acılar da eşit etkiye sahip değil midir? Mutluluğu sonuna kadar tüketip daha sonra benzer bir mutluluk yaşadığında aynı hazzı hissedemediğini defalarca deneyimleyen insan acıları için neden aynı yöntemi kullanmaz? Acıların hep üstü kapatılır, görmezden gelinir ve unutulmak istenir. Hiç biri anlaşılmaya çalışılmaz, üzerine kafa yorulmaz bir başka deyişle hiç bir insan acısını son raddine kadar yaşamayı denemez çünkü mutluluk güzel birşeyken, yaşanması zevk veren bir süreçken, acı tam tersidir, insanı kötü bir "ruh haline" sokar, canını acıtır, hatta bakarsınız gerçekleri anlamasına yardımcı olur. Bunların hepsi insan nezdine tehlikeli şeylerdir, insan hep çok yemiş bir miskinin rehavetinde şekerlemesini yapmak üzere kanepeye ulaşmak ister, bu evrede rahatsız edilmek ona yapılabilecek en büyük zulümdür, bedensel sağlığın ruhsal sağlığı...

Elveda saygısız nöbetler

Bundan uzun zaman önce, evde yaşadığım yıllarda (neredeyse 6 sene olmuş evden ayrılalı), annem sabah uyanır usulca kapımı aralar önce yine yatmamışsın diye hafif acılı bir tebessüm ettikten sonra hadi nöbeti ben aldım uyu sen der kapıyı kapatırdı. Müjdeler olsun anne bıraktım nöbeti, 2 gün oldu, terk ettim geceleri, akşam 10-11 gibi yatıp sabah 6 gibi uyanıyorum. İlk zamanları zor tabi, sanki ihanet ediyorum özüme, sanki küsmüşüm gibi gerçek bana. Sevgilisinden ayrılmış bir adam gibi hissediyorum, hafif depresif, hafif boşluktayım. Bünyem, ömrünün bilinçli olan yarısını geçirdiği zaman diliminden çıktı, tamamen yabancı olduğu, isteyerek asla içinde bulunmadığı bir zaman dilimine uyum sağlamaya çalışıyor. Aslında, hep hayattan kaçıyordum, dış kuvvetleri azaltıp sessizlikte kendimle daha samimi oluyordum gecelerde bütün derdim bu olmuştu ne kadar anlatması zor olsa da insanlara ama bu kolay tarafıydı, şimdi iş daha zor, bütün düzenin kurulu olduğu zamanda yani hayatın içinde samimiyeti ...