Saat sabah 6’ya geliyor. Hiç alışık olmadığım bir şekilde elde yazıyorum. Bir yastığın üzerinde, zor şartlarda… Otobüsteyim… İstanbul’un otobüsün mavi iç aydınlatması ile flört eden sarı ışıklarını terk ediyorum. Trakya’ya doğru… Kulağımda Camel’in Sahara’sı, aklımda herkesin salakça dediği zombi temalı filmlerden kült ve vurucu bir senaryo çıkartma hevesi ama bu hayalin ortasında bile önce kendimi kanıtlama çilesi. Daha genele hitap eden, daha bilindik bir senaryo ile rüştü ispat edip sonra gerçeği kabullendirme tasası. Çoğu büyük düşünür için, acı; bir olgunlaşma aracı ama bazen bana gerçekten mevcudun önüne duvar ören bir sanal olgu gibi geliyor. Hayatı, gerçekleri ile anlamayı engelleyen, tamamen düşünsel dünyada kendi sancıları ile insana mantıktan yoksun duygu ile dolu gereksiz olgular tattıran bir pınar gibi. Belki de tanıtımlarda iddia ettikleri gibi her şeyin başladığı yere Mısır’a gidip, orada kaybolarak, duygu selini çöl toprağı ile örtüp de bakmak gerek dünyaya. Belki o zam...
Bir zamanlar yeryüzünde varolmuş olan Ada'nın sırlarla dolu toprakları.